Merhaba, ben Haldun Öztürk. Seyahati ve şiiri seven bilgisayar mühendisiyim. Yol Macerası ile birlikte keşfedelim! Gezdiğim şehirlerin seyahat videoları, geçmişe dair hikâyeleri, işe yarar tüyoları, yaşadığım anıları, kent tanıtımları ve benzer içerikleri macera tadında bu kanalda paylaşıyorum. Ayrıca yazdığım şiirleri "Şairin Sesinden" bölümünde bulabilirsiniz. Şiirlerle harmanlanmış yolculuklarda buluşalım. Yeni maceralardan haberdar olmak için abone olmayı unutmayın. Yol maceralarımız bol olsun. İyi seyirler...
Atlı Spor Binicilik Eğitimi
Atlı Spor Binicilik Eğitimi

At! Bizde ata sporudur. Geçmişimizden günümüze kadar gelen farklı bir sevgidir. İki canlı arasındaki bağ sonucu tek vücut olup koşmaktır, özgürlüğe karışmaktır. Huzuru hissetmek, nefes almaktır. Geleceğe bakmak, dizginlere sarılmaktır.

Öncelikle aşağıdaki başlıklar halinde yazıyı hazırladım.

İlk atla karşılaşmayla başlayan birkaç anıdan bahsedeceğim. Geçmişe Dair

Edindiğim bilgiler doğrultusunda malzemeleri sıraladık. Malzemeler

En heyecanlı yerine geldik. Eğitimde neler oldu? Her günü ayrı ayrı anlatacağım. Binicilik Eğitimi

İlk defa iki binli yıllarının başında ata bindim sanırım. Tek başıma değildim. Kısa bir yolculuk olmuştu. Farklıydı, değişikti, bambaşkaydı…

Sonrasında ise geçen yıllarda Safranbolu’da karşılaşmıştık. Merkeze yakın bir yerde bulunan Cam Teras’ın bulunduğu kanyondaydılar. Cam Teras ise turistik amaçlı dağın yamacına kurulmuş zemini cam ve adrenalin dolu geniş bir balkon diyebiliriz. Heybetli bir at değildi belki ama beyaz rengiyle doğada farklı bir havası vardı. Adını şu an tam hatırlamıyorum. Prenses olabilir. Güzel bir tur olmuştu. Elbette güvenlik açısından sahipleri sizi yalnız bırakmıyor.

Ertesi gün Bolu’ya yolum düşmüştü. Abant Gölü çevresinde binicilik faaliyetleri meşhurmuş. Safranbolu’da başka safariye çıkan at yoksa eğer ikiydi. Burada onlarcası vardı. Hangisi olabilirdi. Buradakiler hem daha heybetli duruyorlardı. Göl etrafında yürüyüş turum tamamlanmak üzere ve bir yandan fotoğraflar çekiyorum. Tamam dedim bir ağacın olduğu düz bir alanda ata binenleri durup uzunca izledim. Şahaneydi. Yaklaştım. Fotoğraf makinesini ben anlamam ama fotoğraftan diyen kişiye uzattım. Kaç dakika kaç saat bindim bilmiyorum ama yüze yakın fotoğraf çekmiş. O değil de ipten tutan da yoktu. Turun başından sonuna tek başımaydım. Bir de durdurup poz veriyor, devam ediyordum. Gerçekten farklıydı. Derken dakikalar sonra ya da yarım saat de olabilir. Çabuk geçti tabi her güzel şey gibi. İndim. İnip de attan ayrılmak hüzün vermiyor değil! Güzeldi.

En güzeli de şuydu. Sonrasında Abant’ta fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Toprak yolda karşımdan bir atlı geliyor. Hızlı da! Ben vizörden görüyorum. Önce güzel tam karşımdan ve dizginlere sarılmış geliyor ki fotoğraf çekmemek imkansız. Poz yakalamaya çalışıyorum. Bu arada hızla bana yaklaşıyormuş. Ben de onun yolundayım. Bir makinadan bakınca yaklaşanın ne kadar mesafede olduğunu tam anlayamıyorsun. Tamam dedim bu poz enfes. Çektim! Sonra geri çekildim. Kendimi sanırım bir buçuk metrelik toprak yoldan dışarı çıkarmamla birlikte atlı yanımdan geçti. Elbette saniyeler kalmış daha güzel fotoğrafa demedim. O fotoğrafa baktıkça gözümde o an canlanır. Kanlı canlı tam karşıdan koşarak geleni yakalamak.

Bu üç macera sonrası binicilik ben de yer edinmişti. Ankara’da o fotoğraf sonrası haftalarda birkaç binicilik okuluyla görüşmüştüm. Sonrasında ise öylece kaldı. Sosyal medya da o fotoğrafı paylaştım. Altına hangi sözü yazdım kim bilir?

Olaylar olayları yıllar yılı kovaladı. Derken geldik 2020’ye. Öğrenmenin yaşı yok dediler. Her an her şeyi keşfetmeyi seven biri olarak elbette inanırım bu sözün arkasındaki güce… Keşfetmek insanda muazzam duygular uyandırır. Yeni bir beceri katalım dedik. Bir arkadaşla konuşurken at tutkusu olduğundan bahsetti. Geçmiş yıllardaki fotoğraflarını gösterdi. Tekrardan alevlenen hislerimle ben de eğitim almak istiyorum yıllardır dedim ve bambaşka maceraya için zemin hazırlanmış oldu. Konuşma öncesi bir hafta önce katıldığım nikahta atlı spor tesisindeydi. Erken gelmiş. Etrafı keşfederken ata binenleri gördüm. Belli süre izledim. Atlarla olan uyumları muhteşem denebilirdi. Hatta küçük çocuklar da vardı. Atlara karşı olan tavırları, anlık tutumlarını seyretmek bile paha biçilemezdi. Kısaca ata binmeyi tetikleyen bir çok neden vardı. En son “Tamam” dedim. “Başlayalım!”

Neyi nasıl yapacaktım? Nereden başlayacaktım. İyi bir eğitim almak, iyi fikir de. Nasıl olurdu? Atlar denilince tamam büyüleyici bir güzellik geliyor akla ama nasıl olur da bu renge katılabilirdim! Aşağıdaki fotoğrafa baktıkça bakasınız geliyor değil mi? Uyum, zamanlama, enerji ve diğerleri…

Eğitim mi?

Neyi nasıl yapacaktım? Nereden başlayacaktım. İyi bir eğitim almak, iyi fikir de. Nasıl olurdu? Atlar denilince tamam büyüleyici bir güzellik geliyor akla ama nasıl olur da bu renge katılabilirdim!

Bu gibi sorular zihnimde uzayıp giden yollar gibiydi. Hangi yol bana göreydi? Bir de Onlarca at öğrenen kişinin arasın da mı eğitim alacaktım? Sessiz sakin bir yerde geniş arazinin olduğu bir yer daha iyi değil miydi? Bilmiyordum..!

Arkadaş dedi ki bu konuda Ankara’da eğitim veren her yeri biliyorum. Sana en uygun olan yeri önerebilirim. Tamam, peki! Öncelikle seçenekler şunlar dedi ve sıraladı. Etrafında geniş arazi olan, samimi, sıcak, şehirden uzak sayılabilecek, eğitmenler izlediği yol, atların özellikleri bakımından da uygun bir yer olmalıydı. Seçimde zorlanmadık. Bilen biri her zaman için en kısa yoldan çözüme dair seçenekleri sunan kişidir.

Seçim de tamam. Gittik! Konuştuk! Anlaştık! Hatta ilk safari turuna da çıktık. Enfesti! Tur öncesi ve sonrasında detay bilgilerini de aldık. Neyi nasıl yaparız listemi hemen hemen zihnimde hazırlamıştım. Her şey yolunda ise atlara da birer ziyaret de bulunduk. Yakınlarında olmak diye bir kavram vardı. Enerji hissediliyordu. Denemelisiniz!

Bu arada Safari atının adı “Gece”. Tanıştığına memnun gibiydi.

Çiftliğe haftada iki gün gelecektim. Ağrılar geçmesi için günlerin aralarında birer ikişer gün olması gerekiyormuş. Gerekli güvenlik ekipmanları hakkında konuştuk. Binicilikte kıyafet önemliymiş. Kendinizi o kıyafetlerle görünce bile farklı bir his kaplıyor. Binicilik sırasında ise atla daha da bütünleşmenizi sağlıyor.

At sırtında oldukça işinize yarayacak olan binicilik malzemelerine gelelim. Şimdi de aldığım ve işime en çok yarayan parçaların bir bir kullanım deneyimlerimden bahsedelim.

1. Çizme!

Çizme! Bir numaralı alınacaklar listesine mutlaka girmelidir. Eğer binicilik çizmesi almak istemiyorsanız da kısa binicilik botları da işinizi görecektir. Fakat mutlaka botları çepsi ile kullanmanızı tavsiye ediyorlar. Biniş sırasında oluşabilecek zararları en aza indirmek için muhteşem bir parça ki bacağınızı sıktığını için daha net hareketler yapmanızı sağlıyor. Ayak bileğinden dize kadar fermuarlı deri-kumaş karışımı olan alınan bot ile birlikte kullanılıyor. Alışıncaya kadar fermuarın olduğu yeri dış tarafta bırakmayı unutabiliyorsunuz!

2. Tog!

Tog! Binicilik kaskı olarak geçen bu parça tüm binişlerinizde ayrılmaz bir parçanız olmalı diyebilirim. Herhangi bir düşme yaşadığınız anda size en büyük faydayı sağlayacaktır. Güvenlik her zaman en önceliğimiz olmalı. Kaza geliyorum demez!

3. Pantolon!

Pantolon! Binicilik için neden ona özel almalıyım ki dediğinizi duyar gibiyim. Ben de öyle demiştim. Her zaman değil de arada bir binecektim. Fakat binicilik için özel olarak tasarlanan bu pantolonların da belli başlı amaçları varmış. Tayt gibi sizi saran bir yapısı var ve bu da size daha da bir başka güven veriyor. Biniş için hazır olduğunuzu anlıyorsunuz. Dayanıklı olduğu kadar da terleme yapmama gibi özellikleri olan onlarca çeşit arasından size uygun olanı seçin ve bir de öyle ata binmeyi deneyin. Farkı göreceksiniz. Zaten fiyatları da öyle de sanıldığı kadar yüksek değil. Tabi alışveriş olayını abartmazsanız.

4. Eldiven!

Eldiven! Evet eldiven, fakat binicilik için özel yapım olanlarından olduğunda anlıyorsunuz aradaki farkı. Parmaklarınızı saran ve dizgin tutuşuna göre farklı deri kullanılmış olanlarından tutun da onlarca çeşidi var. İlk başlarda binicilik eldivenine alışmanız zaman alacaktır. Ama sonraları elinizde eldiven olduğunu bile unutuyorsunuz. Ata dokunurken elinizle dokunma hissi aynı diyebilirim. Gerçekten çok garip değil mi? En çok da dizginler elinizi acıtmaz oluyor. Onun için biniciliğin başındayken bu parçayı da eklemeniz sizin için faydalı olacaktır.

Binicilik için yukarıda saymadığım onlarca bileşen var. Benim başlangıç için olmazsa olmazlar listeme bunlar girdi. Ve de “jokey gibi hissetmek bir başkaymış dedirten parçalar” bence...

Artık her şey tamam olduğuna göre eğitime başlayalım. Haftada iki gün olacak ve bir ay sürecek olan eğitimin ilk gününde bambaşka bir heyecan vardı. Toplam sekiz saat sürecek olan maceranın ilk adımlarını bu şekilde atmış olduk.

Haldun Öztürk - Bir Tasarımcı
Zamansız Saat Durağı Kitabı Nasıl Yazıldı?

İlk kitap heyecanını yaşadığım serüvenin detaylarını sizlerle paylaşıyorum.

Zamansız Saat Durağı – Sadece Sev

Duygu yüklü eserler için saniyeleri kaleme dökmek gerekir. 11 yıl önce mısraların kitap olacağı aklıma bile gelmezdi. Sadece yazardım. Yaşadıkça, aklıma geldikçe, düşündükçe karalardım. Şimdi sizlere bu maceranın nasıl geliştiğinden bahsedeceğim.

Bu yazıdaki başlıklar birbirinden bağımsız gibi de görülse aslında bir bütünü oluşturuyor. Kimi zaman aklınıza ne gelirse yazarsınız. Çünkü bu böyledir, ötesi yoktur.

1. İlk Mısra – Sözler

11 yıl önceydi ilk satırları kaleme almam. Pamukkale Üniversitesi’nde okuyordum. Muğla’dan yeni bir kente gelmiştim. Sözlerim kalıcı olsun istememden mi yoksa telefonların Bir kitap haline gelmesini bile düşünmediğim için sadece arada sırada sadece yazıyordum. Blog siteme ekliyordum. Belki birileri okur diye de değildi. O anı kayıt altına almak istiyordum. Bunun da iki yolu vardı. Ya fotoğrafını çekeceksin ya da kaleme alacaksın. Sürekli fotoğraflar çeken ben bazı anlatılması zor ya da fotoğraf ile anlatamadığım anları, duyguları, maceraları mısralara döktüm.

Yıllar geçtikçe birikenler olmuş. İçimde, sayfalarda, mısralarda ve en çok da düşüncelere dalıp gittiğim o anlarda okumak istediklerim olmuş. Kelimeyi yaşayan sensen eğer her kelime bambaşka anlam yüklü oluyor. Önce dudakların kuruyor, gözlerin arıyor. Okumaya başladığında tekrar oradasın. Paylaşmak güzeldir diyordum. Ve paylaşıyordum. Hep birlikte yanalım, kelimelerde buluşalım istiyordum.

İşte böyle başladı.

Şimdi de ilkokul sıralarında ilk harfi defalarca yazdığımı hatırladım. Hatta harf de değildi ilk kaleme aldığımızda yazdığımız. Değişik farklı şekillerdi. Defalarca dik, yatay, eğri çizgiler çiziyorduk. Kalemin de ucu hep kırılırdı. Yeni yeni öğreniyorduk nasıl olsa. İncitmeden yazmayı öğrenene kadar kırılacaktı. Şimdilerde kalem de tutmaz olduk o ayrı mesela. Kırılan incinen yok diye de ağzımıza geleni yazar olduk o ayrı mesele. Bilgisayar ortamlarında kağıtsız kalemsiz saatlerce vakit geçirir olduk. Elbette güzel ama amacı çerçevesinde iyi niyetli kullanıldığında. Kurşun kalem ne de güzeldi. Önce ince ince yazardı. Sonra gitgide kalın yazmaya başlardı. Hatta tahtaya geldiğinde yazmaz olurdu. Kalemtıraş arardı o kömür gözleri, arardı da bulduğunda sevinçten ilk günkü gibi yazardı. Bir de tahtanın da bitişi gelirdi. O minicik ellerle o kısacık kalemi parmaklarıyla tutan ve hatta avucunda serçe varmış gibi hisseden tertemiz yürekler ne de sevimli bakarlardı. Bittiğine ikna olunduğunda ancak yenisi verilirdi. Tabi yenisi varsa. Kimsenin kalemi bitmesin! Ya da hep bir yenisi gelsin ister. Ama bazen şartlar elvermez. O zaman da teslimiyet başlar. Olanakları zorlamaya başlarsın. Kendini daha da azimli hissedersin. Bir de silgi vardı. Hani kimi zaman kalemden daha çok yazan. Sildikçe yazanlar vardı o zamanlar. Kim bilir belki silmeyi de bilmiyorduk. Ya da bizlere silmemek için hata yapmamamız gerektiğini anlatıyordu. Gerçekten de doğruydu. Hata yapmazsan silmen gerekmez. Ama illa bir hata yapıldıysa da iyi bir silgin olmalı. Kalemin geçmişini silmek her yiğide göre değildi.

Yazmak kıymetlidir. Okumak paha biçilemez. Paylaşmak da değerlidir. Sevdiğin ne varsa çoğaltır.

2. İlk Ezgiler – Nefes

Flüt! Namını duymuşsunuzdur. Hemen hemen herkesin evinde olan üflemeli bir müzik aletidir. Notalar parmakların kapadığı delikler sonrası nefes ile şekillenirdi. Kendimi geliştirmek için arada elime geçen şarkıların notalarını çalıyordum. Çok farklı bir histi en azından kaset çalmaktan farklıydı. Yaşadığım her an hissedeceğim ritim kelimesiyle eğitim hayatımda bu şekilde tanıştım.

Ritim kelime anlamı olarak birçok şeyi ifade edebilirdi. Fransızca kökenli bu kelime sözlüklerde “Ezgi ve uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu, uzunluk ya da seslerin, durakların düzenli bir biçimde yinelenmesinden doğan düzen. Şiirde ya da düz yazıda vurgu, uzunluk ya da seslerin, durakların düzenli bir biçimde yinelenmesinden doğan uyum. Kimi olayların az çok düzenli bir biçimde art arda gelmesiyle oluşan durum.” gibi anlamlara geliyordu. Bana göre ise her şeydi diyebilirim. Çünkü uyum, düzen ve ahenk varsa mümkün olmayan hiçbir şey yoktu. Sevmek de ritim olmadan düşünülemez.

“Şimdi diyeceksiniz sevmek karşılıksız bir olaydır diye. Elbet öyledir. Fakat sevebiliyor isen eğer ritme takılmış gidiyorsun demektir.”

3. Renkler Her An Yanımızda

Lise yıllarımdaydı kendimi renklerle buluşturmam. Tasarımcı olmaya o yıllarda karar vermiştim. Renklerle yani hayatla ilgilenmek fark katıyordu. Uyum, ahenk ve düzen önemli şeylerdi. Bilişim Teknoloji okuyordum. Fakat renk donanımda yazılımda her yerde vardı. Hatta futbolda, sağlıkta, doğada, uzayda ve her sistem renklerle ifade ediliyordu.

Hatta biraz daha öncesine gidebiliriz. İlk okulda İş Teknik diye bir ders vardı. Renklerin birbirleri ile uyumlarından söz eden bir öğretmen vardı. Siyah derdi kimi zaman pembeyle kombine olabilir. Farklı gelmişti. Neden pembe neden yeşil değil. Aslında o da olabilirdi. Bu o ana bağlıydı. Nesnelerin anlık durumlarına bağlıydı. Güneş batarken oluşturduğu renkler herkesi büyülerdi. Ya kirazın o al rengi ya da şeftalinin o kızarıklığı ne birebir aynıydı ne de farklı ama hepsi birer muhteşem birer parçaydı.

Hayatımda geniş yer kaplayan satranç maceram yıllarca sürdü. Tahtaya siyah ve beyaz hakimdi. Renkler; sözleri, olayları, tarihi, evreni ışık tutarcasına ayrıştırıyordu.

4. Gitarımla Tanışma

Gitar kurslarına yazılmıştım. Kendimi müzik yönünde geliştirmek istiyordum. En uygun müzik aletinin gitar olduğuna karar verdim. Zaten çocukluğumdan beri çalmak istemiştim. Üniversite yıllarımın ilk aylarında bu hayali gerçekleştirmek için gitar almak için araştırmalara başladım. Çok çeşidi vardı. Klasik, akustik, elektro, bas gitar bir de bunların karışımı olanlar. Ben parmaklarımla doğada da çalabileceğim elektrik olmadan da çalışabilecek ve çevreye rahatsızlık veremeyecek tarzda olan klasik gitara yöneldim. Denizli’de bulunduğum o aylarda Çınar Meydanı civarında satış yapan dükkanları gezmeye başladım. Renk ve ses tonuyla bana uygun bir gitar seçip macerama başladım. Artık pena nedir biliyordum. İki farklı kursa yazıldım. Haftanın dört gününü kurslarda geçiriyordum. Bir nota kitabım, defterim ve sırtımda gitarım yürüyordum. Gelişmek güzeldi. Profesyonel olmak istemiyordum. Sadece öğreniyordum.

Arada bir denk geldiğinde beni o anlara götüren ilk gitar öğrenmeye başladığım zamanlardan kalma internetten bulup derlediğim parçaların notalarını paylaştığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

5. Sesli Okuduğum Kendimden Parçalardı

Gitarla tanışmam, yazdığım sözleri notalara uydurmama vesile oldu. Bazen anlık aklıma ne geldikçe çalıp söylüyordum. Güzeldi. Sevda Rüyası adlı ilk şiiri de bu şekilde değişik tarzlarda okuyordum. Radyo dinlemekten farklıydı. Bazen sözler çok basit ama kulağa hoş geliyordu. Ben de arada not alıyordum. Bu konuda kimse umurumda olmuyordu. Yazıp çizip kendimi dinliyordum. Belki de böyle daha da üretken olabiliyorduk.

6. Yolda Olmak – Seyahat

İnsan doğası gereği gezmek ister. Çok garip farklı bir istek farklı bir hareket gibi görülse de insan aslen keşfetmek ister. Araştırmak ister kimi zaman yeni yerler kimi zaman yeni insanları keşfetmek ister. Hani bir söz vardır, duymuşsunuzdur. “Ya şehre yeni bir insan gelir ya da sen gidersin başka şehirlere…” diye bir şeydi. İnsan macerayı hareketi sever.

İşte ben de yıl içinde birçok yolculuğa çıkarım. Görmediğim yerlere gider, onlarca kişiyle ve yerle tanışırım. Güzel sohbetler ederiz. Bazen de şehrin kalesinde kendime yüksek bir hakim yer seçer, selamlarım ve dertleşirim.

Bir tren yolculuğunda sıcak bir sohbet sonrası dökülen dizeler olur. Sahil kasabasında kıyıya vuran dalgaları izlerken çıkardığı sese vurulursun. Şehrin kalabalık caddesinde koşar adım yürürken bir çift bakış yakar içini kağıda sızım sızım dökersin. Semaya dalarsın bulutların dansını izlerken burnuna düşün soğuk yağmur damlası ve nefes alışverişlerin başlar. Yüzerken derinliklerde son soluğun öncesi başını çıkardığında hisseder yine yazarsın. En çok otobüs kalemi sevdirir seni her otogara girişinde ya da her molasında. Seyahat sırasında arka koltuk yan koltuk kahkahaya boğulurken, ağlayan sızlayanlar bağıranlar arasında ağaçların geçişini, doğanın süzülüşü sevdirir. Sevdikçe kalemi bırakmaz ama her anda yazmazsın.

Yolda olmak işte böyledir. Türkü dinlemek gibidir. Resim yapmak gibidir. Seni sana bağlar. Kopamazsın kendinden yürümeyi, koşmayı ve uçmayı sevdirir. Hatta en çok da içindeki seni de sevdirir. Her yolculukta kendini bulursun.

6. An Fotoğrafçılığı – Altın Kare – Sadece Sev

Fotoğraf bir tutkudur. Aşkla yapılan eylemlerin ilklerindendir. Bana göre fotoğraf şiirdir. Şiir de en doğal haliyle fotoğraftır. Neden mi?

Bir şiir düşünün gözünüzde canlansın ve bir fotoğraf düşünün gözünüzde canlansın. İşte o yaşadığınız anı fotoğrafla mı şiirle mi anlatırsınız?

Fotoğraf, anların anlatım şeklidir. Şiir ise anların dile gelmesi sonucu kalben hissedilmesidir. Buna konu kimi zaman acılar kimi zaman dertler kimi zaman da sevinçler olur. Aslında fotoğrafların birleşiminden oluşan videolar gibidir. Ama daha derin daha nameli daha duygusaldırlar.

Şiir özeldir, güzeldir ve o yüzden altın değerindedir. Şiir yaşamın içinden fotoğraflardan oluşur. Kare de günümüzde fotoğraf anlamında kullanılan terimdir. O yüzdendir, altın kare dememiz. Kitaba ilk isim olarak düşündüğüm isimdi “Altın Kare”. Sonra kitaplaşma sürecinde insanların duyduklarında yüzlerinde oluşan ifadeyle değişti. Bir şiirimde geçen “Zamansız Saat Durağı” olarak kaldı. Bunu sevmiştim. Farklıydı. Benim için özeldi. Sonra yanında “Sadece Sev” ifadesini de ekledim. Kapakta yer alacaktı. Kitabı genel olarak özetleyecek ve içsel yolculuğu başlatacak bir kelimeler olmaya adaydılar. Her şey kendini sevmeye ve sadece sevmeyle başlardı. Sonrasında sevmeler artar. Çevreni, arkadaşlarını, uğur böceğini ve hatta aklına ne gelirse sevme gitgide büyürdü. O yüzden düşünmeden sadece sev gerisi gelecektir.

7. Sosyal Medya Paylaşımlarında Yer Alan Cümleler

Hani bir an gelir de bir fotoğraf ya da video çekersiniz. O anın en içindesinizdir. O anda kalbiniz atarken aklınıza bir cümle gelir. O cümleyi çektiğiniz fotoğrafla harmanlayıp sosyal medyada paylaşmak istersiniz. Bazen kendinden bazen de zorla gerçekleşir. Önce fotoğrafı çeker sonra ifadeyi düşündüğünüz anlarda olur. Öyle güzel anlatmak istersiniz ki dalar gidersiniz. İşte sahile dalgalar vururken hissedilen cümleyle o gün batımı kızarıklığın altına yazdığınız cümleler yıllarca birikir. Kitap çıkarmaya karar verdiğinizde cümleleri de kitaba eklemek istersiniz. Hem de bu şiir kitabı ise ne nasıl sözleri ekleyebilirim dersiniz.

Şiirleri renklere ayırırsınız. Alışılmadık farklı renkler olsun istersiniz. Onlar için de günlerce araştırma yaparsınız. Bu şekilde de bölümler arasına nefes gibi olacak bir renk ve bir söze yer verirsiniz. Sözlere başka bir atmosfer karışsın diye de çizimlere yer verirsiniz.

8. Kitap Fikri Doğdu Bir Öğleden Sonra

2019 yılının son ayının son haftasıydı. Yıllar boyunca şiir yazmıştım. Macera “Bir kitap olacak kadar çok şiirim oldu mu?” diye kendime sormamla başladı.

9. Şiirlerimi Bir Dosyada Topladım

Hemen bilgisayarda boş bir dosya oluşturdum. İnternet sitemde yayınladığım şiirleri bir bir dosyaya aktardım. Hiçbir yerde yayınlanmayan şiirlerimi de ekledim. Derken sayfa sayısı gitgide artıyordu.

İlk yazdığım şiir hiçbir yerde yazılı halde yoktu. Gitarımla arada seslendirdiğim şiir hafızamda yer edinmiş. Onu da ekledim.

81 şiir olmasını istediğim için ilave şiirler de yazdım. Son şiiri ise sosyal medya platformlarında paylaşacağım bir gönderi oluşturmaya karar vermiştim. Gönderiye verilen cevaplar ile 32 arkadaşım sözlerini bana ilettiler. Duyurudan bir hafta sonrasında “Kalbe Akseden Samimiyet” şiirini hep birlikte yazmış olduk. Şiire katkısı olan arkadaşlara teşekkür anlamında kitapta isimlerine yer verdik. Gerçekten benim için harikulade bir deneyim olmuştu. Kitabı temsil eden bir şiir olmuştu.

10. Yayınevi Araştırmasına Başladım

Kitabın taslak formatı hazırdı. Yayınevlerini internetten araştırdım. Belirlediğim yayınevlerine mail ile örnek dosyayı gönderdim. Sonrasında dönüşler olmaya başladı.

11. Sözleşme

İlk dönüş yapan yayınevlerinin gönderdikleri sözleşmeler üzerinden değerlendirmeler yapmaya başladım. Her birinin şartları birbirine yakın olsa da farklılıklar vardı. Karar verip basım sürecine geçmek için sabırsızlanıyordum.

11. Basım Süreci

Ankara’da olan yayınevi ile anlaştık. Sonrasında son değişikliklerin yapıldığı son dosyayı göndermemi istediler. Basım için hazırlanacaktı. Her şey daha da keyifli hale gelmişti. Editör aşamasında kelimeler üzerinde epey durduktan hemen sonra tasarıma geçtik. İç tasarımın ilk şablonunu ajans tarafından yapıldı Sonrasında ise isteklerim doğrultusunda iç tasarım tamamlandı. Benim için oldukça iyiydi.

12. Ön Söz

Kitap için ön söz hazırlamam gerekiyordu. İçeriği anlatan bir yandan da ilgi uyandıran bir iki paragraflık metin olacaktı. Sonrasında ise aşağıdaki gibi bir içerik çıktı.

Yolda yürüyorum sensiz
Sensiz gidiyorum bensiz

Sizleri ilk sayfadan itibaren renkler karşılamaya başlar.
Renkler de şiirler gibi içlerinde duyguları taşır. Her renk
bir sözü ağırlar. Kitapta renkler arasına 11 yıl önce kaleme
alınmış yukarıdaki mısralar ile başlayan maceranın 81 şiiri
serpiştirilmiştir.
“Bir kurşun misali hedefine odaklanmış planlar için sürekli
düşünecek olsam da seni yine de seveceğim. Gönlüm ne saz
ne de söz ister. Ben kalben sevmek isterim.”
İçinizden bir ses bunları dile getirirken son şiir de bitiverir.
İşte o zaman asıl yolculuk başlar.
“Uçmaktan ötesi de var.”

13. Arka Kapak Yazısı

Bir kitabın en çok okumasını sevdiğim bölümüdür. Onun için değişik bir içerik olsun istemiştim. Kitabın adını aldığı mısralar sonrası yolculuk ve sevmekle ilgili ifadelere yer verdim. Sonrasında ise aşağıdaki gibi şekillendi.

“Son elvedamı kime demiştim?
Hatırlayamıyordum.
Kayboluyordum damlalar içinde,
Zamansız saat durağında,
Saat kaçı gösteriyordu bilemiyordum.”

Renkleri hissetmek için yola çıkar, molalar verir, doğayı dinlersin. Her nefes alışında toprak kokusunu gökyüzüyle karışmış olarak içine çekersin. Doyasıya yaşamak istersin. Ansızın duyguların değişir, kelimelere sığmaz. Seviyorum dersin. Fark ettiğin enerji kalbine dokunur. Yolculuğu, yola çıkanları, yolda olanları ve en çok da kendini seversin.
Sadece sev…

14. Kapak Tasarımı – Son Onay

En dikkat çeken aşamaya gelmiştik. Kapak tasarım. Nasıl olacaktı? Hangi renk? Kalite? Neyi anlatacak? Ve daha bir sürü şey? İlk olarak örnek tasarımlar ajanstan geldi. İnceledim fakat bana sıradan gibi geldiler. Belki de onlarda olsa basıldıktan sonra görsem ilgi çeken muhteşem bir kitaba dönüşeceklerdi. Ama yine de bir düşünce anlatan bir şey olmasını istedim.

Birkaç gün geçti. Şunları mail ile iletmiştim: “Denizin ortasında bir kara parçasında düşünceli adamın elinde çanta bir bankta otursa, adanın çevresini saran saati sağ üst taraftan kırıp  çıkan bir kuş gökyüzüne uçsa… Deniz-gökyüzü arka kapağa kadar uzansa…”

Sonrasında ise son onay ve basım süreci başladı.

15. İlk Göz Ağrım

Kitabımı elime ilk aldığım an bende oluşturduğu duygularımı buraya yazamıyorum. İlk göz ağrım, Zamansız Saat Durağı’m.”

Umarım beğenirsiniz. İyi okumalar…

ZAMANSIZ SAAT DURAĞI – Mart 2020

– Sipariş için –

Zamansız Saat Durağı - Haldun Öztürk

Haldun Öztürk - Bir Tasarımcı
Girişimcilik Nedir? Nasıl Şirket Kurulur?

Fikir! Şirket! Strateji! Motivasyon! Risk!

Azim! İnanç! Cesaret! Disiplin! Çalışma!

Yukarıda belirtiğimiz bu kelimeler bir araya geldiğinde büyük bir enerji oluşur. Hayat felsefesi edinildiğinde ise daha da değer kazanır. Son günlerin değil aslında tarihin önemli kavramlarındandır; girişimcilik.

Şimdi Ne? Ne değildir? bu konulardan bahsedelim.

Girişim Nedir? Girişimci Kime Denir?

Girişim denince akla birçok kavram gelir. Bu da çok normaldir. Çünkü girişim hayatın her alanında vardır.

Sözlük anlamıyla bir işe girişme, teşebbüstür. Piyasada değerlenme ya da tamamen kaybetme riski bulunan ve bir soruna çözüm olarak başlatılan her şeydir diyebilirim. Misal insanların kendi web sitelerini kolaylıkla kurmalarına olanak sağlayan bir platform kurmak bir girişimdir. Toplumda yoksulları ihtiyaçlarını karşılamak için başlatılan bir kampanya, belli bir sermaye ile açılan bir lokanta da bir girişimdir.

İnsanların ihtiyaçlarını karşılayan ve bir soruna çözüm olarak her başlatılan iştir. Bu süreçte de etkin rol alan kişiye girişimci denir. Daha da kavramı genişletirsek de kaybetme riskine karşı o yeni iş kolunda ya da yenilikçi bakış açısına sahip geliştirdiği sistemde cesaret gösteren kişidir diyebiliriz.

Girişimcilik Nedir?

Fikirleri sıra dışı yöntemler ile ele alarak mal ve hizmet üretimi sonra kar amacıyla üzerinde riskleri barındıran planlı hamleler bütündür.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlar çağımızda bu kavramı oldukça fazla benimsemişler ve kendilerine ait olan her fikri içlerinde var olan kazanma inancı ile girişimlerine cesaretleriyle hızlı bir şekilde başlamaktadırlar. Buna da sebep olarak internet ve herkesin hayat hikayelerine kolaylıkla erişebilmektedirler. Böylelikle edindikleri deneyimler onları başarıya itecek gücü vermektedir. Başkalarının hatalarına düşememek girişimciliğin en önemli maddelerinden olmuştur. Kazanımları ise büyük bir olgunluk oluşturmuştur. Paylaşım sisteminin parçası haline gelen bu kazanımlarla her an bir yeni girişimin doğmasını hızlandırmıştır.

Kısaca girişimcilik yeni iş fikirlerinin hayata uyarlanmasıdır.

Start-Up Nedir? Farkları Nelerdir?

Ne midir?

Aslında keskin çizgilerle belirlenmemiş bir anlamı vardır. Girişimcilikle örtüştüğü noktalar oldukça fazladır. Sadece kar amacı gütmeden mevcut sermaye ile yenilikler yapmaktır. Çevrenizde eksik bulduğunuz ve geliştirebilirim dediğiniz bir iş fikriniz var. Bu konu da sürekli geliştirmeler yapıyorsunuz. Bu süreçte ilerlemenizi hiç durdurmuyor. Sürekli farklı şeyler deniyorsanız. Start-up’sınız denebilir. Fakat tabi detayları var. Aman bence girişimcilikle büyük ölçüde aynı kavramdır diyebilirim.

Start-up’ların çoğu girişimcilik macerasıyla başlar diyebiliriz. Fakat girişimcilikten ayıran sahip oldukları hedeflerdi. Sürekli yeni bir iş oluşturmaya çalışırlar. Mevcut işi de en iyi hale getirmeye çalışırlar. Girişimciliğin önceliği finansal olmasına karşın, start-up’lar inovasyonu ön planda tutar. Çünkü finansal açıdan daha bağımsız oldukları için yeni iş fikirleri deneme konusunda daha özgürdürler.

Girişimcilik ve start-up arasındaki temel farklardan biri de maddi döngünün tamamlanması gerekliliğidir. İşletmeler ürün ya da hizmetlerini pazarlama sonrası elde edecekleri kazanç olmadan ayakta kalamaz. Girişimlerde kar sağlamak zorunlu bir süreçtir. Ancak start’up’lar için bu zorunluluk yoktur. Bu durum kimi zaman start-up’lar için iflasla sonuçlanabilmektedir.

Başarısı veya başarısızlık, start-up sahibinin kariyerini doğrudan etkileyebildiği için büyük risk ve baskı oluşturur. İstenilen sonuçlar alınmadığında ticari itibar zarar görecektir. Bu durum dezavantajdır.

Girişimcilerin Karşılaştıkları Zorluklar

Piyasada büyük köklü firmaların yanında tutunmak ürün ya da hizmet üretmek elbette çok zordur. Özellikle de fiyat kıyaslaması ve büyük şirketlerin seri üretimden sürekli ürün çıkarması girişimciye negatif yansımaktadır. Fakat bir girişim ile piyasada olmayan ve firmaların cesaret edemeyeceği ürünleri üretebilir. Bu durum da çeşitliği sağlar. Fakat uzun süre tutunmak hayatta kalmak oldukça zordur diyebilirim.

Melek Yatırımcılar

Aklınıza ilk gelen soruyla başlayalım. “Yatırımcı nasıl bulabilirim?” Bir iş fikriniz, cesaret, azminiz ve fikrinin için inancınız da var. Olmayan sadece nakit der gibisiniz. O vakit melek yatırımcıya ihtiyacınız var demek.

Yatırımcıya ulaşmak zordur. Hele de yeni bir iş fikrinizi anlatmak ve ikna etmek o kadar da zorken daha da zordur. Kimi zaman fırsatlar çıkar. Bu bir katıldığınız yarışma, konferans, fuar ya da bunlara benzer düzenlenen etkinlikler olabilir. Yeni tanıştığınız iş adamları ya da firma sahipleriyle aynı ortamda bulunursunuz. o an binlerce cümle kurmak istersiniz. Fakat o kadar da vaktiniz yoktur bilirsiniz. En fazla üç cümledir. O da tam anlamıyla özet olacak. Fikri yükselişte gösterecek. Kelimelerin cezbeden bir edayla gülümsemesini sağlamak bir o kadar da kolay olmadığın farkındasın. Başka çaren de yok olduğu anladığın an o ilk cümle “Merhaba ben …” döküldü. “Evet buyurun …” İşte bütün mesele de bu cümle sonrası başlıyor. Onun için her an hazır olmalısın eğer bir fikrin, cesaretin, azmin ve inancın varsa.

Melek yatırımcı için iş fikirlerinizi finansal açıdan ve iş modeli geliştirme aşamasında ilk destek bulduğunuz kişidir. Dolayısıyla yeni kurulacak bir işte riski paylaşan kişi diyebiliriz.

Sağlanan Destek ve Teşvikler

Her zaman için destekler ve teşvikler için başlayan yatırımlar daha da fayda sağlayacaktır. Bu gibi konularda eğitimlere katılın, sertifikalar alın. Sonralarında ise başvurularda bulunun. Bu süreç fikrinizi gerçekçi olarak iyi bir şekilde projelendirme konusunda size katkı sağlayacaktır. Sonrasında ise alabildiğiniz destekler doğrultusunda hamleler yapın.

Şirket Kurma

Fikriniz ciddiyet kazandı. Birkaç hafta içinde şirketleşmek istemeniz normaldir. İşinize göre seçtiğiniz şirket yapısını araştırmayla başlayın. Sonrasında adımlar kısa sürecektir. Şirket sahibi olarak daha farklı düşünmeye ve kar elde etmeye bir an önce başlama gibi arzunuz olacaktır.

İş Ortakları & Ekip Arkadaşları

İyi bir ekip her zaman kazandırır. Fakat ekip arkadaşlarınızı ve iş ortaklarınızı seçerken işi sahiplenecek ve bir o kadar gelişim için çalışacak olanlardan seçin. “Fedakarlık nedir?” denildiğinde arkadaşınızı gösterebilirseniz başarı kaçınılmazdır.

Günümüzde çevremize baktığımızda iki ya da üç ortaklı şirketler daha da başarılı olmaktadırlar. Bu demek değil ki tek sahipli firmalar başarısız. Stratejilerde paylaşım artıkça daha tutarlı hale geldiği ve sağlam adımlar atıldığı için başarı kaçınılmaz diyebilirim.

Satış Stratejileri & İşleri Büyütme

Uzun vadede planlar, satış stratejileri ve işleri büyütme gibi kavramları araştırmaya başladıysanız. Doğru yoldasınız ve gelişiyorsunuz demektir. İşleri büyütmek için mevcut kurduğunuz firmayı bile satabilirsiniz. Sonrasında kuracağınız başka bir girişim için sermaye olacak bu iş size ve çevrenize enerji verecektir. Tabi doğru hamleler yapmalısınız. Bunu da sizden başkası bilemez.

Sosyal Medyanın Gücünü Kullanma

Çağımızda sosyal medyanın gücü ortadadır. Mahalledeki bir firma olmak yerine artık sosyal medya sayesinde ürünlerimizi istenilen kesime sunmak elimizdedir. Bu da üretimin yapıldığı bir yerden çıktığının göstergesidir. Sadece sosyal medya hesaplar ile satış yapan ve işlerini büyüten onlarca firma vardır. Bir web sayfası ile arama motorlarında ürünlerin tanımını çok basit şekilde yapılmaktadır. Bir firma için pazarlama en önemlilerindendir. Günümüzde bunu da medyada aldığı yer ile de ölçmek mümkündür.

Reklam! Biliyorsunuz ki artık büyük bütçeler harcanan reklamlar sonrası firmaların sürekli gözümüzde canlanan bir yüzü vardır. Hatta bazen dilimize dolanan ilk akla gelen şarkı olurlar. Reklam bir firma için bu yüzden önemlidir. Kimi zaman bir tabelada kimi zaman da bir video arasında karşımıza çıkarlar. Filmler, dergiler, sinemalar aklımıza vakit geçirmek için toplumun bulunduğu neresi varsa orada reklamlar vardır.

İş Birlikleri & Halka Arz

Fikrinizi işe dönüştürdünüz. Şirketi kurdunuz. İş birlikleri ile de olayı büyütebilir. Hisseler dağıtabilir. Hatta halka arz ile kaynaklarınızı artırarak büyümek için adımlar atabilirsiniz. Çeşitli yatırımlar yapmak için zeminler hazırlayabilirsiniz.

İşte böyle…

Umarım faydalı olmuştur.

Haldun Öztürk - Bir Tasarımcı
Ses Kayıt Stüdyosunu Nasıl Kurdum?

Ev İçin Ses Stüdyosu!

Evde ses kayıt stüdyosunun ne işi var diyebilirsiniz. Fakat kaliteli içerik üretmek için bu şarttı. Benim çalışmalarımda ise motive edici bir gücü olacaktı. Hem sadece ses kayıt için de değildi. Bir çalışma ortamı diyebiliriz.

YouTube!

Aslında her şey şiir seslendirmeleri yapmak ve youtube üzerinden yayınlama içindi diyebilirim. Yazdığım şiirler “Zamansız Saat Durağı” adlı kitap haline geldi. Şimdi sıra seslendirme aşamasında. Umarım bu süreçte çıkacak olan videoları beğenirsiniz.

Değişim için gelişim gerekiyordu. Gelişmek için de ortamları değiştirmek gerekiyordu. Bir çalışma ortamı şarttı. Şöyle saatler hatta günler süren çalışmalar olsa bile büyük bir keyifle çalışmaya iten bir ortam olmalıydı. Bunun için araştırma yapmaya başladım.

Sonrasında ne mi oldu? Yazımızda bundan bahsedeceğiz.

Geniş Bir Masa Gerekiyordu?

Çalışma ortamlarının vazgeçilmezleri denildiğinde akla masa gelir. Şöyle geniş ve çalışma standartlarına uygun olmalıydı. Piyasada bulunan masaları araştırmaya başladım. Bir çoğu küçük çalışma masalarından oluşuyordu. Geniş olanlar ise makam odaları için olanlardı. Onlar da işimi görmezdi.

Yapı marketlerinin birinde gezinirken yine uygun masa bulamamıştım. İçimden bir ses “Masayı sen neden yapmıyorsun?” dedi. “Tamam.” dedim. Oradaki mobilya, ahşap, dekorasyon gibi bölümlerde çalışanlarla görüştüm. Bu görüşmeler saatler sürmüştü. Bir yandan planlar yapıyordum.

Akşam olmak üzereydi. Şekillenen masa için ölçümler yapmaya başlamıştım. Sağlam bir masa olmalıydı. Güçlü, dayanıklı ve çalışmak için uygun şartları sağlayacak olmalıydı. Arada oradaki deneyimli müşterilerle de konuşuyordum.

İki parça 200x60cm ahşap levha ve ayaklar için metal ayaklar aldım. Levhaları birleştirmek için birçok metal gönye ve yüzlerce farklı uzunluklarda vidaları sepete ekledim. Levhaların altında temel iskeleti oluşturan 5 metre uzunluğunda 8x7cm ebatlarında aynı ağaçtan parçalar aldım.

Temel olarak parçalar tamamdı. Fakat diğer araçlar da gerekiyordu. Vidalama için matkap, delici uçlar, ağaç tutkalı, koruyucu şeffaf vernik, zımparalama için makine parçası, farklı kalınlıkta zımpara parçaları,

Yapım çalışmalarına başlamıştım. Zımparalama aşaması oldukça uzun sürdü. Makine ile yapınca yüzey pütürlü halden kutuluyor ve kayganlık hissi vermeye başlıyordu. Fakat çok ince çalışmak gerekiyordu. Vida yerlerini uç kutusuyla ölçümü yaptığım A4 kağıdı ile işaretlemiştim. Her aleti almıştım fakat metreyi almamıştım. Bu şekilde ölçüm yapmak keyif veriyordu. Masa delik deşik olmuştu. İskelet de hazırdı. Parçalar birleştikçe daha da başkalaşıyor ve heyecanım artıyordu. Tabi evin salonu bir ay süren bu süreçte marangozhane gibiydi. Üç kat vernik attım. Vida deliklerini de talaşla doldurmuş ve kendimce profesyonel bir iş çıkarmıştım.

09.09.2019 tarihini masanın alt yüzeyine yazmıştım. Masanın alt iskeletini H harflerinden oluşuyordu. Farklı ve güçlü bir tasarımı andıran bir yüzü vardı. El emeği artık kullanıma hazırdı.

Sosyal medyada paylaşımlarını yapım aşaması sırasında yaptığım masa için arada alıcı çıkıyordu. Bu beni daha da mutlu ediyordu. Paha biçilmez dedikleri bu olsa gerek. Yüzümde terler, ellerimde ahşap tozları bir fiyat vermek çok zormuş. “Maalesef satılık değil, kendi kullanımım için yaptım.” demek bir başkaymış.

Kondenser Mikrofon BM-800

İlk başlarda kondenser da ne demekmiş diyenlerdenim. Fakat araştırınca ve öğrenince hiçbir bilgi yok ki anlaşılmasın.

Mikrofon araştırması yapmaya başlamıştım. Ses kaydı yapma sırasında o stüdyo ortamını vermesini istiyordum. Kaliteli ses de almak istemem ama o kadar da abartmak istemeyen biriydim. Çünkü bilirsiniz her zaman bir iyisi vardır. Derken uygun bütçeli ama verdiğiniz fiyata değecek bir ürün bulmuştum. İnceleme videolarını epey izlemiştim.

BM-800 ile tanışmam beni oldukça memnun etmişti. Alıştığım mikrofonlardan değildi. +48V ile çalıştığı için ses kartına ihtiyacı vardı. Bu da kaliteli bir ses sunacağı için bence her şey tamamdı.

Gümüş mikrofon için sahne standı ve filtreler de almıştım ki kayıtta fark yaratacaktı. Sonralarında deneyimlerinde onlarsız kullanımlarını test ettiğimde seslerin kaydında oldukça farkı vardı. Pop filter denilen parça seslerdeki bozulmaların giderilmesini ve özellikle ş, ç gibi seslerde tiz yükselmelerini önlemede oldukça başarılıydı.

Behringer Ses Kartı

Mikrofonun çalışması için ses kartı gerekiyordu. Bunun için de piyasada olan ve bu işlerle ilgilenen kişilerin tavsiyelerini aldım. İnceleme videoları izledim. Sonun da bir ürün bulmuştum. Behringer marka bu ses kartı oldukça iyi gibiydi. Yüksek ses kalitesi sağlayan, +48V güç özelliği sayesinde kondenser mikrofonların kullanımı sağlaması tercih nedenim olmuştu. Üzerinde bir enstrüman girişi bulunuyordu. Profesyonel ses kalitesi için 48 kHz çözünürlük sunuyordu. Direct monitör özelliği olması ile sesinizi eş zamanlı olarak duymanızı da sağlıyordu. Bu özellik ile ses kartına giren sinyal bilgisayarın işlemcisinde işlenmeden kartın kendi içinde işlenerek direkt çıkışa vermesiyle zaman farkının oluşmasını azaltıyordu.

Behringer U-Phoria UM2 geldiğinde ise kartla kondenser mikrofonu 6.3 mm’lik 5 mt xlr kablo ile bağlantısını gerçekleştirdim. Tak çalıştır olduğundan dolayı fazla işleme gerek kalmadan bir ses kayıt denemesi yaptım. Sonuç memnun etmişti.

Sennheiser Kulaklık

Şiir seslendirmeleri sırasında eş zamanlı fon müziklerini dinlemek için bir kulaklık gerekiyordu. Dışarıya ses vermemesi gerekiyordu. Aslında derin bas ve geniş aralık sunan stüdyolar için geliştirilmiş özel kulaklıklar da vardı. Fakat o tip kulaklıklar sadece kayıt içindi. Ben ise uzun saatler müzik de dinleyebileceğim bir kulaklık olmasından yanaydım. Ses düzenlemelerini kulaklık ile değil de ses sisteminden duyduğum sesler ile yapacağım için tercihimi Sennheiser HD 400S kafa üst kulaklığından yana kullandım. Yapısında sünger yerine deri kullanılması da uzun ömürlü olmasını sağlıyor ve dışarıdan ses almasını da oldukça azaltıyordu.

Ses Yalıtım Süngerleri

Stüdyoda kalitesine ulaşmak için ses yalıtımı en önemlisiydi. Bunun için birçok seçenek vardı. Yalıtım süngerleri piyasada oldukça fazlaydı. Ses yalıtım süngerleri en iyi çözüm olacaktı. 40x50cm boyunda satılanlardan almaya karar vermiştim. Fakat fiyat farkı özelliklerine göre değişiyordu. Yanmaz olanları bile vardı. Yumurta kolisi benzeri olanlardan alacaktım. DNS değeri yükseldikçe ses yalıtımı özelliği ve kalitesi artıyordu. İzlediğim videolar sonrası arkası yapışkan bantlı ve 15 DNS olanlarından 3 adet almaya karar verdim.

Kayıt sırasında mikrofonun çevresini saracak şekilde akustik ortam sağlıyordu. Kayıtta olmadığım zamanlarda ise masada durmasınlar diye taşınabilir şekilde tasarlamıştım.

40 İnç Monitör

17 inç ekranlar artık yetmez olmuştu. Tek bir ekran ile çalışmalarımı sürdürmek istiyordum. Masa ile uyumlu olacak ve çalışmalarımda bana kolaylık sağlayacak şık bir ekran araştırmaya başlamıştım. Yeni teknoloji sistemlerini de içerisinde barındıran bir ekran araştırması yaparken sanırım bulmuştum.

40 inç ekran genişliği, hassas UltraClear 4K Ultra HD (3840 x 2160) çözünürlük, kavisli ekran tasarımı (curve), VA LCD panel, çoklu ekran, sinyal, usb, ses girişleriyle oldukça konforlu bir deneyim sunacak olan ekranı tercih ettim. Philips marka bu ekran metal hatlara sahipti. Oldukça zarif görülen C şeklinde ayak stant tasarımı ve ince çerçevesiyle ilgimi çekmişti.

Philips BDM4037UW/00 11,6 kg ağırlığı ile gümüş monitör masadaki yerini almıştı.

Nikon SLR Fotoğraf Makinesi

Nikon ile 2014 yılının son aylarında tanıştık. D5100 ile ilk çekimlerimizi hatırlıyorum da güzeldi. Onunla birçok yolculuğa çıktık. Bir yıla kalmadan 18-55 mm standart lensinin yanına makro lens almaya karar verdim. Tamron marka bu konuda en iyilerindendi. Hem tele hem de makro çekim yapmam için bir lens buldum. Tamron 70-300 mm F/4-5,6 lens almıştım. Filtre çapı 62 mm olan bu lensle benzersiz binlerce fotoğraf çektik.

Bir lens oldukça dikkatimi çekmeye başlamıştı. Makineyi oldukça ebatlı göstermesi olsun çekim kalitesi olsun diğerlerinden farklıydı. En çok da yaprak parasoleyi ve üzeinde bulunan altın rengi çizgiler ilgimi çekmişti. O da diğeri gibi aynı Tamron markaydı. Hatta aynı 70-300 mm. Fakat titreşim önleyici özelliği vardı ve kalitesi üst düzeydi. Artık Tamron SP 70-300mm f/4-5.6 Di VC USD lensle yeni maceralarda birlikteydik.

Stüdyoda bana eşlik edecek parçaların başında yer alacak ve ayrıca 4K çekim yapabilen bir aksiyon kamerası ve bir telefon da eşlik edecekti.

Yeşil Perde

Yeşil perde! (Green Screen) Evet, hep duyduğumuz o tek düz renk perde gerekiyordu. Neden mi video ve fotoğraf çekimleri sonrası montajın pürüzsüz olması için şarttı. Ben de ilk defa deneyeceğim. Düz beyaz bir duvarda çekim yapsan diyorsunuz. İnsan tenine zıt bir renk olmasından dolayı ve ayrıca yeşilin en düşük ton olması, ışığı en iyi şekilde emmesi yeşile yönlendiriyordu. Ama ten rengiyle en uzak renklerden biri yeşil onun için kullanılıyor. Bakalım nasıl olacak? Merakla çalışmalara başlamıştım.

Perde seçimi yaparken dikişsiz, sağlam ve ışığı yansıtmama gibi özelliklerine dikkat ettim. %100 pamuk 1,5×3 mt ebatında almıştım. Standa gerek yok demiştim ama olsa daha iyi gibi.

Aydınlatma

Işık!

Oldukça önemli bir konuya gelmiştim. Uzun süreler çalışacağım için ortamın aydınlatması çok iyi yapılması gerekiyordu. Bunun için öncelikle çalışma masasına monte edilebilen ve konumu rahatça ayarlanabilen olanlardan aldım. Lamba olarak farklı led ampulleri arada bir değiştirerek deniyorum. Ama sarı denilen gün ışığı en muhteşem sonucu verdi diyebilirim. Hem ahşap masadan yansıyan gün ışığı hoş bir atmosfer oluşturuyor. Masanın iki yanında bulunan ışıklara ara sıra tavan lambası destek oluyor. Loş bir atmosfer için de genelde tavan lambası kapalı oluyor.

Bu aralar ise soft box denilen stüdyo aydınlatmalarını araştırıyorum. Arkada gölgenizin çıkmasını önleyen bir yapısı var. Yumuşak bir şekilde ışık veriyor bu da kayıt sırasında size rahatsızlık vermiyor. Bakalım bu konuda neler yapacağım?

Oyuncu Koltuğu

En önemlilerinden biriydi.

Sadece bir koltuk olmamalıydı. Yoksa diğerlerinden farkı kalmazdı. Everest Rampage KL-R25 Crown inceleme videolarında izlediğim kadarıyla işimi görecekti. Kırmızı-siyah yapısı agresif bir hava oluşturuyordu.

Özellikleriyle de oldukça ilgimi çekti. Ayarlanabilir 90-180 derece sırt açısı, metal ayak, bel-boyun yastıkları, kolçak tipi fonksiyonları, dinamik yapısı ve kullanılan malzemelerin kalitesiyle ilgiyi topladı. Uzun kullanımlar için konfor sağlıyordu.

Fon Perdeler

Çalışma ortamına uyum sağlayacak ve motive edecek perdelere ihtiyaç olduğunu tespit ettiğim an araştırmaya başladım. Bizon rengi keten perdeler bu konudaki eksiği de tamamlamıştı.

Kitaplık Düzeni

Çalışmaya başladığım an tüm kitaplığı göz ucuyla görebileceğim bir yere yerleştirecektim. Hatta arada kitapları seyrederken dalıp gitmek istiyordum. Sonrasında uyuyakalmak da fena olmazdı. Ya da kalkıp gidip o kitabı inceleyip yerine koymadan başka birini almak. Bir süre sonra masanın kitap dolması ve rafların boşalması sonrası “Vay canına!” demek. Herhalde güzeldir.

Sağ çaprazda yerini aldı. Üç ayrı koyu ahşap bölmeli olan beş beyaz raf içinde kitapların belli bir düzene göre sıraladım. Hatta sapı kırılmış porselen bardak içinde renkli kalemlerin de yer aldığı bir ahenk unsuru yerleştirildi. Model arabalar ve tek pervaneli radyo kontrollü helikopter de yerini aldı. Elbette lenslere de bir yer verdim.

Ses Sistemi Akustiği

Ahşap masadan mıdır bilmem ses sisteminden midir? Her film izlediğimde ya da müzik dinlediğimde muazzam bir ses ortamı sarıyor. Hatta bazen konuşurken sesim yankılanıyormuş gibi oluyor. Ses akustiği oldukça hoşuma gitti diyebilirim.

Son Dokunuşlar – Çiçekler

Her şey tamamdı. Bu düzenlemelerin hepsi aylar almıştı. Son dokunuşlar için çalışma etrafında yeşil bitkiler olmalıydı. Bunun için de farklı çeşit saksı bitkilerinin yer aldığı bir sistem ile sağladım.

İşte böyle…

Bakalım video çalışmalarımız nasıl olacak? Umarım bu deneyimler sizlere de yardımcı olmuştur.

Youtube Canlı Yayın Konuğu Olmak - Haldun Öztürk
YouTube Canlı Yayın Konuğu Olmak

YouTube Canlı Yayın!

“Canlı yayına çıkmak.” kulağa bir başka geliyor değil mi? Geçen hafta aldığım bir teklif üzerine yayına konuk oldum. Bambaşka heyecandı.

Bu yazıda canlı yayın sırasında, öncesi ve sonrasında edindiğim deneyimlerden bahsedeceğim.

Youtuber Serhan Gören’in “Canlı yayına katılır mısın?” sorusu sonrası bir iki dakika düşündüm. Sayısız toplantılara katılmış, yüzlerce eğitimler vermiş ve gerekli yerlerde konuşmalar yapmış biri olarak biraz tedirgin olmam nedendi? Aslında birçok nedeni vardı. Cevabı bulmadan “Evet” demiştim. 5 Mayıs 2020 günü ilk yayın olacaktı. Fakat 2 gün öncesinde ilki bugün olsun dedik. Yayından saatler önce bu kararı aldık ve yayın başladı.

1. İlk Canlı Yayın

Konu mu? “Teknoloji ve Tasarıma Dair” başlığını attığımızı hatırlıyorum. Sosyal medya reklamları, kendine güvenmesi, toplama bilgisayarlar, normal kullanıcı için işletim sistemi, bilgisayar kullanımda dikkat edilmesi gerekenler, göz sağlığı, ergonomi, çok tuşlu farelerin kullanım kolaylığı, yerli telefonlardan konuştuk. Sohbet misali hızlıca akan dakikalardı. Yayının sonlarına doğru “Zamansız Saat Durağı” kitabımdan da bahsettik.

Son saatler kala da olsa sosyal medya hesaplarımızda paylaşımlar yapmıştık. Arkadaşlarımız da yayındaki yorumlarını gördükçe daha da tanıdık bir yerde olduğumu anlıyordum. Fakat sonrasında kimlerin izleyeceğini düşündükçe heyecanım bir başka oluyordu.

Böyle bir canlı yayın olmuştu. Her şey yolundaydı. Farklıydı.

İkinci Canlı Yayın

5 Mayıs günü yapacak olduğumuz yayında ise önceden konuları belirledik. Öncesinde görüntülü sohbetler sonrası epey ilerlemiştik. Hem bu sefer bir seri başlatalım demiştik. Her salı 22.00’da canlı yayınlar..! Her hafta farklı konular üzerine sohbetler demekti. Ürperticiydi. Ama sonrasında size ait bir içerik olması ve o videodan faydalanacaklar akla geldiğinde insan rahatlıyordu. Paylaşmak güzeldi.

2. Başarılı Olmak! – Blog Nasıl Açılır?

“Başarılı Olmak!” başlığı altında serinin ilk canlı yayını için “Blog ve kitap yazmak” konuları üzerinde konuştuk. Biraz detaya girdik. Neden yazmalı? Yazmak kazandırır mı? Ne yazmalı? Hangi platformda yazmalı? Nasıl yazmalı? Bana kitap yazdıran neydi? Neler yazdım? Kitap basım sürecinde neler yaşadım? Yayıncılarla yapılan sözleşme içeriklerinde neler var? Arama motorlarının ilgisi nasıl çekilir? Blog sitelerinde ya da sosyal medyalarda yazar tarafından verilen cevaplar, yorumlar, etiketler bu gibi konulara değindik.

Yazmaktan korkmayın! Kısaca “Yazın.” dedik. Son olarak aşağıdaki video ortaya çıktı.

Soru Cevap

Karşılıklı muhabbet eder gibi gayet akıcı yayınlar olmuştu. Genel olarak sorular karşısında anlık cevaplar ile gayet güzel bir yayın oldu diyebilirim. Daha iyisi olur muydu? Elbette…

3. Girişimcilik

Başarılı olma yolunda diye başladığımız yolculukta girişimcilik hakkında bir program yapalım dedik. Soruları cevaplamaya başladık.

Girişimci olmak, girişimcilik nedir, ne değildir? Start-Up farkları nedir? İş fikirleri, krizi fırsata çevirmek, iş fikrinizin değeri ve iş ortakları hakkında ısa bir zaman dilimine sığdırabildiğimiz kadar konuştuk.

4. Otostopla Gezmek, Gezerken Öğrenmek

Bu yayında deneyimlerimizden bahsedecektik. Seyahat etmek üzerine güzel bir yayın olmasını bekliyorduk. Öyle de oldu diyebilirim.

Otostopla Gezmek, Gezerken Öğrenmek nedir? diye başladık sohbete sonra anılar doldu taştı. Aslında para olmadan otostopla parasız gezmek mümkün müdür? En çok merak edilen ülkeler. Gitmeyi en çok istediğiniz ülke. Gezmek ve yabancı dil. Gezmek yaratıcılığı etkiliyor mu? Parasız gezmek mümkün mü? Parayla gezilebilecek ülkeler ve az parayla gezilebilecek ülkeler. Avrupa’da gezmek. Asya’da gezmek. En çok heyecanlandıran ülke. Seyahat sırasında soygun yaşamak.

5. Tüketici Davranışları ve Marka Tutkusu

Bu hafta tüketim çılgınlığından bahsedelim dedik. Alışveriş süreçlerinden bahsetmeye başladık ve aşağıdaki gibi bir yayın oldu.

Tüketim alışkanlıkları, tüketici davranışları, pazarlama uygulamaları, toplumsal eğilimler ve kültürel sürecin değişimi hakkında detaylı değerlendirmeler yaptık. Bize sunulan kısıtlı seçenekler havuzunda alacağımız ürünü seçmesi konusunda pazarlama sistemleri satın alma noktasında ne derece etkilidir? Tüketim alışkanlıklarının tüketici açısından olumlu ya da olumsuz yapılanması. Tüketicilerin kendi iradesiyle satın aldıklarını düşündüğü aygıtlar ve ürünlerin, kapitalizm ve tüketim toplumuna nasıl katkı sağlar? Kısıtlı satın alma imkanları (maliyet) doğrultusunda satın alma eğiliminde bulunan tüketicilerde, pazarlama uygulamalarının etkisinde kaldığını ya da toplumsal eğilime ayak uydurmaları hakkında sohbet ettik.

Bu kadar…

İşte böyle… Umarım beğenirsiniz.

Corona Virüsü Covid-19 Günlükleri - Haldun Öztürk
Corona Virüsü Covid-19 Günlükleri

Yıllar önce başkasına böyle şeyler olacak deseniz, alacağınız cevap büyük ihtimal “Yok artık!” olacaktı. Şimdiden düşüncelere daldınız. Evet, bana biri böyle dese ben de aynı cevabı veririm dediğinizi duyar gibiyim.

Gelelim günümüze… Yıl 2020. Gezegeni etkileyen salgın karşısında herkes ne yapacağını bireysel olarak bir yerlerden duymakta görmekte olduğuna şahit olmaktayız. Fakat öncesinde deneyimleyen yok denilecek kadar az olduğu apaçık ortadadır. Şöylesi daha iyi olarak düşündüğünüz her şeyi yapıyorsunuz. Öncelikle temizlik şart diyorsunuz. Çevre düzenine daha da dikkat ediyorsunuz. Sosyal mesafe kavramı zihnimizde yerini çoktan aldı. Kavramın oluşturduğu etkiye elinizden geldiğince uymaya çalışıyorsunuz. Hatta en büyük dikkat ettikleriniz arasında yer alıyor.

  • Gelişim ve değişim zamanı..!

Bugünlerde zamanımızı evde geçiriyoruz. Elimizden geldiğince zamanımızı verimli kullanmaya çalışıyoruz. Özellikler geçen her güne baktığımızda sürekli bir şeyler yapmak için plan yapıp ve sonrasında uygulamadığımızı gördükçe bu hırsımız daha da  artıyor.

Evde bulunduğumuz bu süreçte zamanımızın büyük bir bölümü mutfakta geçiyoruz. Diğer zamanlarında ise ya kitap okuyor ya internette geziniyoruz. Film izliyor ya da gelişime dair oyunlar oynuyoruz. Bazılarımız daha da ileri gidip elektronik projelerle, yazılımla ya da resimle ilgileniyor. Sosyal medyada elleri boyalı halde duvarlara sanat eserleri çizenler de az değil. İşte bu gibi konulardan aşağıda maddeler halinde bahsedelim.

Salda Gölü kıyısında dalga sesleri eşliğinde okumanız için bir video bırakıyorum.


  1. Film-Dizi Ezberi
  2. Kitaplarda Buluşmak
  3. Yazmaya Dair Alışkanlıklar
  4. Duvarları Boyama Serüveni
  5. Bilgisayar Programları Keşfi
  6. Mobil Oyunlara Dalmak
  7. Sosyal Medya Mesaisi
  8. Alışveriş Mecraları
  9. Sohbet Haneler
  10. Evden Çalışma Verimi
  11. Canlı Yayın Çılgınlığı
  1. Film Seti Evler
  2. Tüm Dünya Bizden Farksız
  3. Mutfak Güzellemeleri
  4. Sanal Kutlama Partileri
  5. Market Tedirginliği
  6. Müziğe Boğulmak
  7. Spor Tutkusu
  8. Hobilerde Kendini Bulmak
  9. Yalnızlığı Tatmak
  10. Seyahat Özlemi
  11. Yerli Dünya
  • Bu süreçte neler yaptık? Neler öğrendik? Şimdi başlayalım.

1. Film-Dizi Ezberi

İzlemek oldukça faydalı bir etkinlik olduğu apaçık ortadadır. Öğrenmeyi oldukça fazla duyuyla harekete geçirirsiniz. İşitir, görür ve sonrasında duygularınıza hitap eden sahnelerden etkilenir; korkar, üzülür, sevinirsiniz. An gelir aşk dolu gözlerle ekrana bakar; karaktere sevdalanır “Böyleleri kaldı mı?” dersiniz.

Ağlatan sahneler gelir, yaşları tutmazsınız. Kimi zaman gülersiniz, kahkahalar yüzünüzde dans eder. Gözleriniz o kadar güzelleşir ki yanınızdakiler seni izler. Daha da seversin onların o hallerini gördükçe, sarılırsın.

Gece başladığın dizinin ilk sezonu iki üç günde ara vermeden bitirdiğin olur. Deli olursun kendine o an, tebessüm eder, aynaya bakar, soğuk suyla yıkar “Vaaauv, o da neydi..! ” dersin.

Yaşarsın bu süreçleri defalarca yaşarsın. Fırsat olmadığı için izlemediğin her şeyi not eder. Aslında hep fırsat vardı ama tercihi hep diğerleri üzerinde kullandın. Birer birer tikleri atarsın.

İzlediğim ve paylaşılmasını düşündüğüm film & diziler listesine buradan ulaşabilirsiniz.

2. Kitaplarda Buluşmak

Odandaki kütüphaneye baktın. Olmayan kitapları belirledin. Almak istediklerinin listesini çıkardın. Sipariş verdiklerin ile raflarda duranları harmanlayıp serüvene başladın.

Gece yarım kalan romanı tamamlamak için sabah güneş doğmadan okumaya başladın. Bitirdiğinde sosyal medya atacağın bir fotoğraf için sayfa aralarından söz aramaya başladın. Hatta hikayeye yazarı etiketleme kararı aldığın için en güzel ışığı bulup daha bir anlamlı olmalıydı. Derken o fotoğraf da bir gün sonra silinip gitti.

O da ne bu satırlar bir harika, renkli kalemlerimi bulmalıyım. Okuma bittiğinde rengarenk olan kitaplar bir başka sevilir. Hani dışarıdan bakınca yanlarında yapışkan küçük kağıtların görülenlerde sevda vardır.

Bir şiir kitabı içerisinden bir şiir seçersin. Okursun. Hayallerinde oluşan ezgiyle tekrar okursun. Anlamı keşfettiğinde ezberlemeye başlarsın. Artık yeni bir şiirde daha varsın.

Okuduğum ve paylaşılmasını düşündüğüm kitapların listesine buradan ulaşabilirsiniz.

3. Yazmaya Dair Alışkanlıklar

Yaşadığın sende kalır, senle gider. Yazdığın ise evrene dağılır, çoğalır ve büyür. Yok olma korkusu olmadan gezegende gezinir. Yolculuğa çıkardığın her düşüncenin serüveni sende başlar. Okuyanlarda gelişimi tamamlar. Belki bir fikir belki de bir eylem olur. Olacakları hesaplamadan sal gitsin yaz gitsin. Bu gibi düşüncelere dalarsın. Pozitif olarak çıktığında ise yeni bir yoldasın demektir. Önce kendine “Hoş geldin!” yaz. Sonrası zaten gelecek sana iyi gelecek.

Geleceğe yazılarınla iz bırak.

Yazmaktan bahsetmişken kitapta yer almayan “Sevda Diye” şiirini buraya bırakıyorum.

4. Duvarları Boyama Serüveni

Az da değil. Duvarlara resimler çizenlerin sayısı az da değil. Elleri boyalar içinde fotoğraflara baktıkça hulyalara daldığım anlar az da değil.

Odaların duvarlarına bakıyorsunuz. Hepsi bembeyaz ya da tek düz renktir. Hadi bazıları da baştan başa kaplama olsun. Ama işte hepsi klasik gelir. İçinizden bir ses der ki şu duvara şu karakter şu çizim nasıl olur? Sonrasında boyalar hazırlanır, Fırçalar hatta kulak çöpleri ve parmaklarıyla çizenleri dahi gördüm. Hiçbir şey engel değil.

Hayallerine özgür bırakanlar kavuşur.

Kiminin öyküsü okul sıralarında otururken başlar. Ders notları arasında sayfanın bir bölümüne çizmelerle başlar. Hiçbir yerde olmayan benzersiz karakterler kara kalemle vücut bulur. Ucu kırılır 0.5 çıtçıtlı kalemin daha derin karalamaya başlar. Ton değişir, anlam kazandırılır. Ama bitmez o his. Hata yapılır, kullanılmaz o yeşil ya da iki tarafı farklı renk olan silginin. Hatırladım da bir ara siyahı da vardı. Siyah silgi mi olur, güzel de siliyordu. Bazıları ize daha da karıştırırdı, her şeyi berbat ederdi. Silgi kullanmama alışkanlı ondandır. Çizene eziyetten başka bir şey değildir.

Yıllar sonra o defter eline geçtiğinde yazılardan çok çizdiklerine bakmak istersin. Neden mi? Onlar sen yüklüdür, diğerleri sadece bilgidir. İşte okul sıralarında başlayan çizme arzusu eve kadar geldiğinde duvarlar renklenir. Genişler göğe kadar evlerimiz.

5. Bilgisayar Programları Keşfi

Gelişim için değişim şart demiştik. İçinde bulunduğumuz çağın gereği olarak bilişimde gelişmek en iyi sonuçlar verecektir. Öncelikle kendimizin farkına vardık. Ne biliyoruz, neler yapmak istiyoruz? Sonrasında internette araştırma yapmaya başladık. Birçok video izleyip, notlar aldık.

Değerlendirmeler sonrası programı edinip, kurulumunu gerçekleştirdik ve çalışmalara başladık. Öğrenmeye gerçek denemelerle edinebilirdik. Uygulamalı videolar bulduk. Neler yapılıyorsa birebir aynısını yaptık. Hatta bazı yerlerde deli olduk. O yapıyor, biz yapamıyorduk. Aradaki farkı bulmak da zaman alıyordu. Derken değişiklikleri uyguluyor artık gelişime alışmış, kopmuş gidiyorduk. Özgün çalışmalar bizleri bekliyordu.

Çok keyifli olduğu için öğrenme sizi sıkmaz. Ama şunu dersiniz “Yemek arası vermesem.” İşte bu cümle “Sevdim.” demektir. Yine de siz molaların da keyfine varın. Bir başkadır çalışmaları uzaktan seyretmek.

Balkondan çevreyi izlerken sizi içeride bekleyen çalışma gözünüzün önüne gelir ya iş o paha biçilemez. Temiz hava ve yeni keşifleriniz sonrası oluşan çalışmanız.

6. Mobil Oyunlara Dalmak

Zihninizin oyunu aslında oyun oynamak. Hedeflere odaklanmak. Başarıya ulaşmak için çalışmak. Hatta parmakları şimdiye kadar alışmışın dışında göz koordinasyonu kurup çalıştırmak. Üzerine düştüğünüz her işin üstesinden gelen siz neden bu bölümü geçemedi hırsı ağır basıyor ve defalarca deniyorsunuz. Bir zaman sonra hırsınız yenik düşüyor ya da tam tersi başarıyorsunuz.

Bir piyano tuşlarıyla oynanan bir oyun vardı. Herkes süper oynardı. Bir ben ilk birkaç hızdan sonra kaybederdim. Tabi bunları hep başkalarına ait telefonlarda deniyorum. Sonra dedim ki o oyunu ben niçin oynayamıyorum. Telefonuma yükledim. Yine olmuyordu. İki üç gün denedim. Gelişme vardı. Bölümleri geçtikçe hızlanıyordu. Artık düşünmeyi bırakmıştım. Hatta gelen tuşları bile takip etmeden parmaklarım basıyordu. Çok garipti. Bu işte ben varım diyenlere meydan okuyabilecek düzeye gelmiştim. İnternete bağlı olan uygulamada üst sıralara yerleşmiştim. Öğrendikten sonra şimdilerde ise iki üç ayda bir iki dakika oynuyorum. Ama öğrenilen yeti kolay kolay kaybedilmiyor.

Mobil uygulamalar arasında gezinirken arada sırada çıkan oyun reklamlarına gözünüz takılıyor. İndiriyor ve oynamaya başlıyorsunuz. Gayet de güzel bir oyun olduğunu anlıyorsunuz. Bir iki gün oynadıktan sonra siliyorsunuz. Derken bir yenisi daha böyle yeni oyun keşifleriyle geçen gün aralarında kısa zamanlarınız oluyor.

Bağımlı düzeyde olmayınca her oyun keşfetmeye değer. Burada bağımlılık oyuna dalıp diğer yapmamız gereken işleri aksatmakla başlar. Sonralarda kendimizi dahi bırakırız. Temel ihtiyaç sadece oyun olur.

Oyun denildiğinde aklıma satranç gelir. Başka bir yazıda satranç maceralarımdan bahsetmek istiyorum. Şimdi ise düşüncelere daldığımı fark edince “Ne güzel günlerdi.” dedim.

7. Sosyal Medya Mesaisi

Sabah oldu. Uyandınız. İlk işiniz ne olurdu dersiniz. Telefona bakmak! Elbette. Sabaha kadar evrende neler yaşandı merak edersiniz. Arayan soran olmuş mu? Bir emoji gönderen olmuş mu? Bunlar önemlidir. Kim neler yapmış, o hikayeden bu hikayeye zıplarken saatler geçmiştir. Hâlâ yatakta olduğunuzu pencereden gelen o aşırı sıcaktan anlıyorsunuz. Olamaz dersiniz ve artık kalkarsınız. İlk yüz yıkama sonrası tekrar gelip telefonu arar bulursunuz. Sen burada ne yapıyorsun? Çal bakayım bir müzik ki ritme uyum sağlayıp kahvaltı hazırlayayım. Hop bir bildirim. Oldu mu şimdi kahvaltı hazırlanacakken derken bir sohbet ki ne sohbettir. Biri yazar diğeri üç dakika bekler. Sonra tekrarlanır. Toplasan konuşulan hiçbir şey yok ama saatler sürmüş. Kahvaltı için geçtir artık öğle yemeği kararı verilir. Yanınıza almama kararı alırsınız. Beş dakika sonra onu da yanınıza çağırırsınız.

Saksıda bir orkide çiçek açmış. Ne güzel. Herkes görsün der fotoğraf çeker, hikayeye atarsınız. Yarım günde kimler bakmış, gelen yorumları oku derken biter. Yapamadığınız işleri düşündüğünüz an yarın telafi ederim dersiniz. İçiniz rahatlar. Fakat ertesi gün olduğunda ise… Devamını getirmeyeceğim. Alınan ders sonrası olaylar elbette tekrarlanmadı. Okumak istediği kitapları okudu. Çalışmalarını tamamladı!

8. Alışveriş Mecraları

Yoğun tempolu koşuşturmalar insanı boğar. Bazen de zaman üstüne gelir. Kafa dağıtmak ister. Dinlenmek ister. Sakince bir durup düşünmek ister. İşte öyle zamanlarda alışveriş merkezleri yardımına koşar. İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için gelmiş gibi görülse de birçoğu kafa dağıtmak için gelir. Büyük şehirlerin vazgeçilmezlerinden olmuşlardır. Her geçen gün artan sayılarıyla insanları sevindirmişlerdir.

Üniversite öğrenciyseniz kazandığınız şehri anlatırken iki büyük alışveriş merkezi var diyoruz. Ya da üç dört sayı arttıkça gelişmişlikle adeta özdeşleşmiştir. Halbuki sakin bir yerde okuduğu bölümle uğraşsa der gibisiniz. Fakat onlar için arada bir arkadaşlarıyla buluşma noktası haline gelmiş ve hatta ortak ders çalışılan yerlerdir. Çünkü kütüphanelerde sessiz ve bireysel ders çalışılır. Ama buralar gürültü ve kalabalığın arasında istediğin konuyu karşılıklı sohbetler eşliğinde kavrayabileceğiz yerlerdir. Tabi alışveriş merkezlerinin bazılarının bu imkanı sağlamamaktadır. Kütüphanelerin de artık denk geldiğim üzere bazılarında ortak çalışma odaları mevcuttur. Bu odaların anahtarlarını danışmandan kimlik karşılığı alıp, cam duvarlı salonlarda çalışabiliyorsunuz. Ama gittiğinizde genellikle size yer kalmamış olmaları doğaldır. Çünkü sayıları da şu anlarda yeterli değildir.

Vay canına! Konuyu nerelere getirmişiz!

Alışveriş merkezleri bugünlerde kapalı ve zaten gelişmiş olan internet platformları daha da önem kazandı. Evine meyve suyu dahi söyleyebilir hale geldi diyebilirim. Farklı şirketlerin verdiği bu imkanlar insanlık için büyük bir kazanımdır. Çünkü öyle zamanlar oluyor ki dışarı çıkmak istemiyorsunuz. O zaman ihtiyacınız olan bir şeyi kimseyi aramadan web üzerinden uygulamalar ile evinize getirtebiliyorsunuz. Büyük şehirlerde mevcut olan bu yeni sistem daha gelişme aşamasındadır. Şehirlerin bile merkezi insanların daha çok talep edebileceği yerlere hizmet ile başlamışlardır. İlerleyen zamanlarda bu alanlardaki gelişmeleri hep birlikte göreceğiz.

Alışveriş mecralarının sağlamış olduğu kolaylıklar ve kazanılan güven insanı daha da internet ortamına yönelmesine neden oldu. Alışveriş için Covid-19 salgını dolayısıyla bugünlerde marketler hariç başka bir mecra kalmıyor. Kitap, kıyafet, yiyecek derken sektör oldukça ilerliyor. Beyaz eşyanın aynı gün ya da ertesi gün kapınızda olması kimi memnun etmez.

Alışveriş her türlüsü keyiflidir. Çay yudumlarken teknolojik bir alet almak istiyorsun. Çekilen videoları izliyorsun. Negatif özelliklerine kadar bahsedilen kullanıcı deneyim yorumları sizleri oturduğunuz yerden yardımcı oluyor. Ürünü almadan önce kutu açılış videolarındaki alanında uzman kişilerin tavsiyelerini de dikkat ettiğiniz de o ürünü alıp almamak size kalıyor. En önemli yere gelelim. Fiyatı konusunda karşılaştırma siteleri size o kadar yardımcı olur ki aynı ürüne fazla mı verdim sorusunu kafanızdan silmenize neden olur. Sonrasında ise gönül rahatlığıyla sipariş ver butonuna basmak kalır.

9. Sohbet Haneler

Zamanımızı en çok geçirdiğimiz ortamları güzelleştirmeye çalışıyoruz. Bu çalışmalar gülümsememiz ile başlıyor. Her güldüğümüz anlarda yanımızda olan insanları hatırlamak iyi geliyor. Onları düşündükçe aramak, konuşmak istiyoruz. Fakat böyle bir şeyle de onları sıkmak istemiyoruz. Bazen bahane denen şeyler üretiyoruz. Paylaştığı bir hikayeye cevap veriyoruz. Ya da hikayelerin onun için paylaşıyoruz. O dediğim de tüm sevdiklerimizi kapsar. Bir merhaba der içiniz güzelleşir. Umut gülüşler atar. Neşeli her anda sevdiklerimizle olmak isteriz. Paylaşmak isteriz.

Akrabalarımızı, arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi ya da görüşmek istediğimiz kim varsa sohbet etmek için bir telefon yetti. Hatta yüz yüze konuşmak gibi oturduk karşılıklı çayları içtik, içiyoruz. Konuşmaya başladığımız her an orada olduk. Yine sıcak yine güzelleşti anlar. “Altın günleri de bu şekilde yapan da var mı?” diye sormadan edemem.

Sanatçılar da müziklerini stüdyo ortamı yerine evde kaydedip, paylaşıyorlar. Birkaçını dinledim ve oldukça iyiydi. Video içerik üreticileri yıllardır bu şekilde içerik üretiyor ve izleniyordu. Tabi onların da profesyonel ekibi olanları da var. Bazı şeyleri yapmak için birçok şeye ihtiyacımız yok. Sadece istemek yeterli. Bu doğrultuda çalışmalara azimle sürdürmek yeterlidir.

10. Evden Çalışma Verimi

Tüm insanların evde kalması yeni bir çağın başlangıcı gibi oldu. İnternet sitelerine olan bağlılık arttı. Özellikle alışveriş ve sosyal paylaşım siteleri bu konuda oldukça büyük payı alıyor.

Uzaktan eğitim daha da yaygınlaştı. Okula gidilecek zaman öğrencilere kaldı. Bir şeylerin kalabalık ortamlardan ziyade tek kalınca daha da odaklanıp öğrenilebilir. Gelişim çağında bir öğrenci için bu söylemek pek mümkün değil gibi. Arkadaş çevresine de ihtiyacı olduğu apaçık ortadadır. Bu süreç geçici ve tekrardan okullarına dönecekler. Bizim burada uzaktan eğitimden kastımız bir konu hakkında bilgiyi almada ortamdan bağımsız olmasıdır. Mekan fark etmeksizin yazılım, donanım, teknoloji, aklınıza gelen hangi konu varsa üzerine düşüldüğünde kazanımlar arasında olacağıdır. Yeter ki öğrenmek isteyelim.

İş yerleri için de bu geçerlidir. Tabi fabrikaların üretim bandında çalışanlar için şimdilik söylemek mümkün değil gibi. Robotların devreye girdiği fabrikalarda bilgisayarlı kontrol mekanizmalarıyla yönetimin sağlandığı bir sistem daha da ön plana çıkabilir. Zaten son yıllardaki çalışmalar da bu yönde olduğunu hepimiz biliyoruz.

Uzaktan işlerini bilgisayarın olduğu her yerde yapabilen kişiler için stres daha da azaldı. Aslında diğer insanların azlığı da işleri daha da verimli hale mi getirdi tartışılır. Gün içinde yapılan gereksiz sohbetler azaldığı için daha net düşünür oldular. Trafikte geçen süre de olmadığı için yorgunluk seviyesi düştü ve enerjiyi işlere yoğunlaştırma çalışması başladı. Gün içinde yoldan kazanılan zamanı da dinlenme için kullanınca çalışanlardan elde edilen verim oldukça arttı.

11. Canlı Yayın Çılgınlığı

Teknolojinin gücünün herkes farkındadır. Hani filmlerde oyuncu radyo frekansına cevap verir. Sonrasında macera başlar. O yıllardan itibaren tutun da şimdiye kadar teknoloji her alandadır.

Şimdilerde ise aynı ortama gelip sohbet eder gibi insanlar arkadaşlarıyla ya da yeni nesil adıyla takipçileriyle buluşmak için canlı yayınlar yapmaya başladı. Gün içinde bir saat belirlenip o saatte buluşuldu. Herkes merak ettiği soruları sordu ve cevaplarını aldılar. Şimdilerde yaşamak mı daha iyi yoksa sadece kitaplarını alarak anca tanıştığımız yazarların zamanında mı yaşamak daha iyidir? Örneğin bir ay içinde bir yayınevi hemen hemen tüm yazarlarıyla her akşam olmak üzere bir saat buluşmasına vesile oldu. Ben de bu takipçiler arasındaydım. Yazarları yakından tanıma fırsatı buldum. kendi profillerinde de canlı yayın açabiliyor olabilirlerdi ama ben takip etmediğim için tanıyordum. Meğer yazan insanlar ne güzel şeyler düşünüyorlarmış. Davranışlarının kitaplarını yansıttıklarını da gördüm.

Ünlü kişilerin günlük hayatlarını oturduğumuz yerden izlemek oldukça keyiflidir. Yediği yemeğe kadar paylaşan var. Onlar da bence diğerleri gibi harika insanlar. Neden derseniz? O da merak ediliyor. Can çekiyor dersiniz belki ama internette o sofrada görmeseniz arama moturunda bir arama ile her yerde görebileceğiniz bir şeyi görmeniz mi rahatsız etti. Televizyon izlerken ya da herhangi bir siteyi gezerken de karşımıza gün içinde onlarca yiyecek içecek reklamı çıkıyor. Bunu o hizmeti almak için mecburen izleyince mi canımız çekmiyor? Sonuçta herkes kendi gibidir.İstemezse takip etmez ve görmez. Zaten bu tür konuşmaları yapanları dikkat edin en ufak güzellikte kendi de paylaşım yapacaktır. Hoş görün sadece gülümseyin. Herkes kendini bilir.

Yine mi konuyu dağıttık!

Sevdiğin bir canlı yayında konsere gitmiş hissi alıyorsan eğer bırakın o sanatı yaşayın. Çılgınca eğlenin.

12. Film Seti Evler

Büyük bir derya olan sektör de değişim yolunu tuttu. Çekilmiş bölümlerin de yayınlanmasıyla yeni bölümler ihtiyaç duyan diziler oyuncuların evden çekim yaptığı yeni bölümleri yayınlamaya başladı. İlk sahnelerde süreci açıklayıcı cümleler yer aldı. Sürükleyiciliğini kaybetmemesi için diğer bölümleri açıkçası merak etmekteyiz. Konu olarak ne işleyebilirler diye düşüneduralım.

Dağda, denizde, sahilde, ormanda, kalabalık caddelerde geçen ya da eğlence içerikli partilerin olduğu dizi setlerini bir süre göremeyeceğiz. Sektörün öncüleri yine marifetlerini gösterecekler.

Bu aralar sokaklarının önünde olan olayları çeken cep telefonu kamerası ile çekilmiş videolar daha bir başka ilgi topluyor. Yaban hayvanlarının şehre gelmesi, temizlik görevlisinin çalan müzikle yaptığı dans şovu ya da market alışverişi sırasında alınan ürünlerden çekilen görüntüler daha çok izlenmektedir. Onlar bu sektörden kazanmadıkları için doğal olarak paylaşımlarla toplum tarafından izlenmekte ve bir süre sonra ilgisini kaybedip unutulmaktadır. Sadece hatıralara kazınan anlar olmaktadırlar. Aslında filmler ve diziler de öyle değil mi? O gün popüler sonrasında sonuç yine aynıdır. Yaşam anlardan ibaret belki de ondandır.

Ünlülerin evlerine ziyaret için güzel bir fırsat oluştu. Herkes yayınlarını evlerinden yapmakta. Oyuncular evden çekim yapıp, evlerinden izlemekte. Düşünsenize oyuncusunuz yarın bir çekim var. Acaba hangi odada hangi koltukta o sahneyi çekeyim diyorsunuz. Hadi on bölümü bir şekilde çektiniz. Ya sonrası nasıl olacak? Umarım bu süreç o kadar sürmez diyoruz.

13. Tüm Dünya Bizden Farksız

En çok da insanı şu mutlu etti. “Tüm Dünya Aynıymış.” Kendini farklı şekilde yetiştirememiş hissedenler bir nefes aldılar. Gelişim için başladılar. Herkes el yıkama, temizlik, disiplin, zaman planlaması gibi konularda kendini geliştirdi. Günlük koşuşturma içinde ne kadar da gereksiz konulara kafa yorduklarının farkına vardılar.

14. Mutfak Güzellemeleri

Yemek! Pasta! Çörek!

Ne güzel kelimeler değil mi? Okuyunca bile insanın içi ısınıyor. Bunları alamazsak yaparız dedik ve mutfağa girdik. Elimizde yeterli zamanımız da vardı. Malzemeler bize, biz malzemelere bulaştık. Sonunda istediğimizi elde ettik. Beyaz bir önlük eksikti. Ellerimiz unla savaştı. Parmakların arasındaki hamur nasıl çıkardı? Neden şekil almıyor? Videoda yapanlarla aynı işlemi yapmamıza rağmen onlar kolaylıkla ve harika yapıyorlardı. Onlar hayatlarını vermişti. Sen ise sadece o gününü nedeni bu olsa gerek. Senin elinden çıkan o güzelim yemekler, hamur işleri güzellerdi. Çok mutluydun.

Mutfak sana iyi gelmişti. Deneyimlerini çoğaltmaya başladın. Tariflere kendinden renkler katmaya başladın. Mutfağın güzellemeleri güzeldir.

Mutfaktaki deneyimlerim için Evde Hamur İşleri ve Zeytinyağlı Yaprak Sarma yazılarımı inceleyebilirsiniz.

15. Sanal Kutlama Partileri

Bugünlerde ise uzaklar yakın olsun ya da olmasın kutlamalar yapmaya başladık. Hem de yeni nesil kutlamalar. Şöyle ki teknolojinin gelişmesiyle görüntü grup sohbetleri ya da canlı konferanslar oldukça arttı. Bazen bir iş görüşmesi bazen de bir doğum günü kutlaması oldu. Ekranı mum üfleyen doğum günü çocuğu olmak bir başka olsa gerek. Mecburiyetler dahi insanımızı birbirinden ayırmıyor. İşte en güzeli de bu değil mi? Konuyu yine sevmeye bağlayacağım. Sevmek güzel duygudur. Sevmeden hiçbir şey yapılmaz. Düşünün en son ne zaman sevmediğiniz bir işi yapıp ya da bir etkinliğe katıldınız? Yok değil mi? İşte her işi severek yapıyoruz ki kanıtı da budur.

Sosyal alanların yokluğu dijitale dönüşmüş gibi mi dersiniz? Sanal kutlama partileri daha mı eğlenceli? Sosyal medya ile ilgilenen asosyal insanlar mı yetişiyor? Her şeyin azı mı karar? Bakalım neler olacak? Sorular başımızı döndürüyor gibi görülse de her şey yolunda olduğunun her birey farkındadır. Her birey tecrübeli bir yetişkin gibi davranıyor. Geleceğe işte bu umut oluyor. İnsanımız nerede nasıl davranması gerektiğini biliyor.

16. Market Tedirginliği

Ekmek bitmiş. Alınacaklar listesini oluşturduğun sayfada yer kalmamış. Markete gitmek gerekiyor. Ama herkes oradadır. Toplu olarak kullanılan yerlerde bulunmaman gerekiyor. Mecbursun, ihtiyaçların var. Tamam, ekmek yapmayı öğrendin. Ama un ya da maya da mu bitmeyecek. Hem ya diğer gıdalar derken evden çıkmak için hazırlanıyorsun.

Market girişinde dezenfektan sonrası içeridesin. Bir alışveriş arabası kapıyorsun. Herkes maskeli, sakin ve sosyal mesafeye uyuyor. Önceden paketlenmiş meyve ve sebzeleri aldın. Şimdi sıra diğer hazır ambalajlı olanlarda diyorsun. Bir an önce çıkmak istiyorsun ama bir yandan da insanları özlemişsin. Hemen hemen kimse kimseyle konuşmuyor. Kasiyer ödemeyi alıyor. İşte bitti. Evdesin.

Dahası da var. Eve gelince eller, kıyafetler yıkanır ve paketler temizlenir. Yarım saat sonra tedirginliğimiz geçer. Normal evreye geri döner.

17. Müziğe Boğulmak

Rüyasına daldığımız ezgiler olur. Gün içinde defalarca dinlediğiniz. Bazen de bir arkadaşınız gönderir. Dilinize dolanır. Sabah akşam mırıldanırsınız. Hatta kimi zaman kendinizi söylerken bulduğunuzda yine mi o şarkı dersiniz.

Evrensel olan bir şey söyleyin dediklerinde aklınıza notalar gelir. Kimi zaman da renkler gelir. Kırmızı her yerde kırmızıdır. Kimse kırmızıyı gösterdiğinizde maviyi getirmez. Notalar da insanları tek noktada buluşturur. Sizi neşelendiren ezgi başkasında da aynı etkiyi yapar. Elbette kimi zaman sözler yaşadığın olaylarla öyle bir anlam kazanır ki aklınıza geldikçe ağlatır. Uzun uzun düşüncelere dalmanıza sebep olur.

Bugünlerde kaç şarkı ya da türkü dinlediğinizi sorsam. Hadi günlük ortalama diyelim. Hesaplamıyorsunuz değil mi? İşte müzik öyledir. Kalbe dokunur ve sayılarla işi yoktur.

18. Spor Tutkusu

Enerji! Sağlık için gibi görülse de yaşam kalitesini arttırmak için birebirdir. Spora koşmak gerek her daim. Sporla yaşamayı öğrenirsek uzun yıllar sürecek olan gençlik diyorlar. Ağrıların azlığından bahsediyorlar. Kendini yenileyen bir kendin oluyormuş. İyileşme süresi kısaltıyormuş. Bu nedenler sıralandıkça sıralanıyor. Hepsi duyduğunuz şeyler ve spora henüz başlamadınız mı? Sağlık olsun.

#hayatevesığar #evdehayatvar #evdekal gibi etiketlerle paylaşımlar yaptık. Hepsi sağlık için değil miydi?

Hikayelerde spor salonlarını evlerine getirenleri izledik. Canla başla çalışanları o ağırlıklar altında gördük. “Vay be!” dedik. Bize de bir heyecan geldi. Yazdık internete “Evde spor nasıl yapılır?” binlerce sayfa ve video listelendi. Aletli ya da aletsiz çalışmalara başladık. İlk başlarda her yerimiz ağrılar içindeydi. Yarım saat çalışmamız gün boyunca sızılara sebep oldu. Neydi o cümle “Ağrı yoksa gelişme de yok!” kulaklarımızda çınlıyordu. Bir haftaya on güne ağrı hissetmez olduk. Alışmıştık ve gelişiyorduk. İşte işin keyif veren yerine gelmiştik.

Tek spor aklımıza gelen o ağırlık kaldırma değildi. Satranç da bir zihin sporuydu. Ona benzer diğer oyunlar da aslında gelişime dair ne varsa spor kategorisine girerdi.

19. Hobilerde Kendini Bulmak

Hobi denince akla neler gelmez ki? Uçurtma uçurmak istedim bak durduk yere yine yeni yeniden dercesine.

Bence, cana tat katanların başında gelen her şey hobidir. Kendini bulmak, sevmeye alışmak, yakından hissetmek ve düşündükçe onda olmaktır. Değer ve zaman vermektir. Dinlenmek, keyif almak, saatleri dakika ya da saniyeleri yıllar sanmaktır.

Çok farklı uğraşlar bulduk. Çizimler yaptık, oyunlar oynadık, yazılar yazdık, renklere karıştık, ahşap, hamur, elektronik, programlar ile uğraştık. Müziğe bıraktık. Bir gitarın telinde parmaklarımızı bulduk. Bir piyano tuşunda, bir satranç taşında ya da bir kitabın sayfasında kaybolduk.

Kendimizi, ailemize ayrılan vaktin her sonrası odamızda uğraşırken bulmak güzeldi. Bizi biz olarak geliştiren ile ilgilenmek. Odamızın köşesinde bir bitki oldu yetiştirdiğimiz. Gelişimine şahit olduğumuz. Konuşmamak ısrar eden papağanımız ya da bir türlü çoğalmayan balıklarımız keyfe keyif katıyordu. Kedilere ne demeli? Sanki pencere ve koltuk kenarlarından başka yer yoktu. Evcil hayvan beslemek hiç iyi gelmez mi?

Evdeyken bizleri en iyi anlayanların bitki olduğuna ikna oluyorduk neredeyse. Ne dersek evet tamam güzel diyorlardı. Ve de güzel kokuyorlardı. Sohbetin kiminle olduğunun ne önemi var değil mi? Canlı ve cansız varlıklar insanın doğasında var. Kimisi yüzüğüyle konuşur. Hatta geçen gün bir video vardı. Tek taşını gezdiriyor, ne isterse yapıyordu. Güzeldi. Sevmek işte başka ne denebilir.

Corona virüsü evde yapılan hobileri oldukça artırdı. Hobiler, insanların hayatında bu süreçte de moral oldu.

Ailelerde çocuklara masal anlatmaları fazlalaştı. Yeni yetişen nesil üzerindeki ilgi arttı diyebilirim. Birlikte parklara gitmek kadar değildir belki de ama bu salgın süreci anca bu şekilde geçebilir.

20. Yalnızlığı Tatmak

Anlatılmaz, yaşanır. Evet aslında biz bize kaldığımız günlerin başında güzel bir kelimeydi. Şimdilerde ise daha güzel gibi. Kendimizi bulmamızı sağladı. Aslen hiçbir zaman yalnız kalamayız, öğrendik.

Deneyim kazanma kolay olmuyor. İnsanlar zamanla her şeyi öğreniyor. En güzelleri ise geç olmadan olanlardır. Kendimizle dertleşmek en güzel cevapları ondan almak nedir ve onu tatmak nasıl bir duygu onu anladık. Haklıydı, güzel cevaplar da veriyordu.

Salonda dakikalarca dans ettik. Mutluluğu bulmuştuk. Zaten önce insan kendiyle mutlu olmalı ki tüm insanlık sağlam temellerle bir araya gelsinler. Tüm zincir halkaları sağlam olduğunda bütünü önem kazanır. Yoksa parçalanmaya hazırdır. O zaman gülümseyelim hem de her daim olma üzere gülümseyelim. En samimi gülüşümüzü evrene bırakalım.

21. Seyahat Özlemi

Adana, Rize, İstanbul, Kars ya da İzmir nerede olmak isterdin? Yolunda olmak derdin bilirim. Şöyle arabanın direksiyonunda ya da yan koltukta manzara sevdanı yaşamak isterdin. Hakim bir tepede yolun sağındaki ağacın altında oturmuş katlanabilir sandalyede çay içiyorsun. Yanında sevdiğin sohbet ediyorsun. Özlem dolu değil mi?

Seyahat başlı başına özlemdir. Yolun biteceğini bile bile yola çıkmaktır. Kavuşmak, ayrılmak ve yolda olmaktır. Sevdadır işte sevgiliye duyulan özlemdir, hasrettir ve buna benzer her şeydir.

“Zamansız Saat Durağı” adlı kitabımın arka kapağında da ifade ettiğim gibi yolculuk en çok da kendini sevmektir.

Zamansız Saat Durağı - Haldun Öztürk

“Renkleri hissetmek için yola çıkar, molalar verir, doğayı dinlersin. Her nefes alışında toprak kokusunu gökyüzüyle karışmış olarak içine çekersin. Doyasıya yaşamak istersin. Ansızın duyguların değişir, kelimelere sığmaz. Seviyorum dersin. Fark ettiğin enerji kalbine dokunur. Yolculuğu, yola çıkanları, yolda olanları ve en çok da kendini seversin. Sadece sev…” +

Evde bulunduğumuz günlerde belki de an çok yolculuk yaptığımız günleri özledik. Gezmeyi, dolaşmayı ve hatta yürümeyi özledik. O günlerin değerini daha da anladık. Kafamıza taktığımız olayların bile ne kadar da değersiz olduklarını anladık. Canımızı sıkan insanlara verdiğimiz değerin meğer ne kadar da önemli olmadığını anladık. Kendimizle barışık olmayı öğrendik. Biliyorduk belki ama diğer insanları düşünmekten farkına varamadığımız fark ettik. Kendimizle baş başa kalmayı özledik.

Her şey bittiğinde eminim bu süreç hepimize daha da iyi gelecek. Derin bir nefes alıp yeni ben yeni bir hayat diyeceğiz. “Hadi başlayalım” deyip kapıdan çıkacağımız o günü hadi düşünelim.

22. Yerli Dünya

Dünya basını bizi konu alan haberler yapıyorlarmış. Bir ülke için ne mutlu. Umarım gelecekte küresel biz oluruz. Yani sizi bizi, onu bunu bırakıp yaşamaya başladığımız bir biz oluruz. Dünya bir olduğu bir düşünsenize vize pasaport yok. Yerli yabancı yok. Zengin fakir yok. Yaşama sevinci içinde yaşayan milyarlar var. Gülen gözlerde merhabalar var.

Günümüze gelelim. Yerli ve milli üretimin önemi daha bir başka anlaşıldı. Çağımızda üretiyorsan, o ürettiğinde ne kadar hak sahibiysen kazanırsın. Böyle zamanlarda maalesef herkes önce kendini düşünür. O yüzden sen üretime katkı sağlamalısın ki başkalarını düşünen biri olacaksa o sen olmalısın. Bunun farkında olduğumuz her geçen gün daha da güzelleşiyoruz.


  • İş böyle…
  • Bir yazının daha sonuna geldik. Her şey gönlünüzce olsun. Güzel yarınlarda görüşmek üzere. Sağlıcakla..
Zeytinyağlı Yaprak Sarma - Mutfak Deneyimleri - Haldun Öztürk
Zeytinyağlı Yaprak Sarma – Mutfak Deneyimleri

Geçen hafta hamur işleri üzerinde deneyimler edinmiştik. Bu hafta ise bambaşka bir macera ile karşınızdayız. Öyle bir giriş yaptık ama bilmiyorum bu konuda ne düşünürsünüz. Bu süreçte çok eğlendim. Resmen büyük bir disiplin işi olduğunu anladım. Pes etmemek için direndiğimi biliyorum. O derece ne oldu ki der gibisiniz. O zaman başlayalım.

Zeytinyağlı Yaprak Sarma. Hani şu asma yaprağının içine pirinç soğan vesaire malzemelerin karışımı sonrası sarmalanıp kısık ateşte pişirilen bir çeşit yemek olandan bahsedeceğiz.

Mutfakta farklı tecrübeleri deneyimlemek için çalışmalar başlatmıştım. Normalde yemekler çorbalar birçok farklı şeyler hazırlardım. Güzel de olurdu. Fakat bu sefer amaç değişiklikti.

Yapanların büyük bir marifetle yaptığı ve tadanların da oldukça çok sevdiği yemeklerden gitmeye kararlıydım. Tercihimde yemeği sevdiklerini anlatmak için “Parmaklarımı bile yedim.” cümlesini kurduran olsun istedim.

Salamura Edilmiş Asma Yaprağı

Geçen gün marketin birinde alışveriş yaparken küçük paketler halinde yaprak sarmalar vardı. Fiyatlarına baktım paketlerin büyüklüğüne göre oldukça fazlaydı ki tatları nasıl onu da bilmiyordum. Günler sonra aklıma düşmüş olmalı ki evden markete çıkarken bugün sarma yaprağı almalıyım dedim.

Yeşillik satan reyondan salamura edilmiş asma yaprağından kilogramı 4,25₺ olan 1,4 kg aldım. Her şey yolundaydı. Oradan evin yolunu tuttum.

Nasıl Yapılır?

İnternet nasıl yapıldığını öğrenmek için iyi bir yöntemdir. Birkaç video izledim fakat bir sonuca varamadım. Aslında güzel de yapıyorlardı. Fakat ne iç harcını ne de içine katılan malzemeler mi bilmem bir şeyler oturmadı. Hemen telefona yöneldim. Annemi aradım. Ege usulü mü denir bilmem ama alıştığım tat olsun istedim sanırım.

  • Sıra tarife geldi.

1. Sarmaya Maydanoz Olabilmek

Saat 15.30. Artık başlamıştım. Malzemeleri hazırlarken 3 su bardağı pirinç ılık suda 20 dakika civarı bekledi. İlk olarak iç harcı için 2 baş soğan, 3 yemek kaşığı zeytinyağı içerisinde domates salçası ile birlikte kendine gelirken birer çay kaşığı karabiber, kimyon, nane gibi raftaki baharatlardan serpiştirdim. Pirinçlerin suyunun süzülmesine gelindiğinde ise epey uğraştığımı hatırlıyorum. Beyaz suyu gidecek dediler. Sanırım birkaç dakikadan fazla uğraştıktan sonrası tencereye ilave ettim. Tuz oranını da kontrol ettim. Bu arada başka bir tencerede ise salamura edilmiş olarak aldığım asma yapraklarının 1 kilogramını sıcak su ilave ederek birkaç dakika içerisinde toparlanmalarını sağladım. İç harç için en can alıcı yerini atlamayalım. Şöyle ki 6-7 dal maydanoz parçalarını tencereye ilave sonrası yeşilimsi görüntüyü beğenmiştim.

2. Kaç Film Oldu Sarmaya Başlayalı!

16.30. Buraya kadar her şey yolunda gitti. Asıl macera bundan sonra başladı. Sarmak için salona geçtim. Hem film izlerim demiştim. Kaç film oldu hatırlamıyorum. Hatta izlediğim filmler dahi gelmişti. değiştirmeden öylece sesleri dinledim. Çünkü sarmam gerekiyordu. Tamam, ince ince güzel oluyordu. Durumu sevmiştim. Ama bitmiyordu. Tenceredeki harç bitmiyor. Yapraklar eksilmiyor. Sarmalar parmaklarımın sayısını geçmişti. Bir ara tencerede dizdiğim sarmaların ikinci kata geçtiğini gördüm. Ne sevinmiştim. Ama üçüncü sıra olmuyordu. Arada fotoğraf çekiyor, arkadaşlarla konuşuyor ve yemek yiyordum. Filmlerdeki sahnelere gülüyordum. Hatta bazı anlar ne oldu acaba kalkıp geri mi alsam sahneyi görmedim diyordum. Sonra hemen vazgeçiyor, sarmaya devam ediyordum. Sıkı disiplin ve sabır gerektiriyordu . kalan harca baktıkça kesin ikinci tencereye geçerim diyordum. Asma yaprağı üzerine az aş koymak gerekiyordu. Yoksa tombul baş parmak gibi oluyordu. Hedef serçe parmak gibi zarif sarmalardı. Yine deneyimlerinde öyle kalınları yoktu. En fazla yüzük parmağı gibiydi diyelim değil mi! Bakarsınız bu yazı bitiminde fotoğraflarını da eklemeye karar veririm.

3. Sona Gelim Başlıyor

22.00. Dördüncü film başladı ama artık esprilere gülmüyor. Olaya daha da odaklanmıştım. Bitmek üzereydi. Görebiliyordum. Şunları da sarsam üzerine limonları da dizeriz dediğimi duydum.

Saatler sonra sonuncuda elimde sarmalanmış halde görünce ne kadar da mutlu olmuştum. Garip bir his kaplamıştı. Sonra bel ağrısı mı o, yok yok değişik bir şekilde parmaklarım da ağrıyordu. Farklı deneyimler elde etmek kolay değildi. Bunlara katlanmak gerekirdi. Hafif koltuğa çekilip eseri bir süre izledim. Sonra tencereyi kaptığım gibi mutfağa koştum.

Mutfak, ne haber? Ben yokken neler yaptın der gibi selamladım. Ayrı düşeli uzun zaman olmuştu. Hal hatır derken D şeklinde 6 dilim limonu ve 4 adet asma yaprağını tencerenin üzerine yerleştirdim. Kaynamış suyu da bakınca görülecek seviyeye kadar doldurdum. Cam kapağı kapattım. Kaynadıktan sonra kısık ateşe aldım. Kapakta damlacıkları izliyordum.

4. Sarmadan Koparılan İlk Parça

23.30. Zaman ilerlemişti. İçeriden film sesleri geliyordu. Son sarmada yeni bir film başlamıştı. Suyunu çekmiş mi diye baktığımda kokusu muhteşemdi.

Ocağı kapatıp, kapağı açtım. Gözüme kestirdiğim bir tanesini aldım. Sıcaktı ve bir o kadar da naif. Tadı mı? Anlatamam. Ancak bir iki düzine sonrakinin tadını anlatabilirim. Ama ilkinin tadını anlatamam. Güzeldi.

Düşünmeye başladım. Bu tencereyi komşu mu getirdi? 2-3 saniye sonra kendime geldim. İlk sarmanın ilk ısırığında kopardığım parçası mideme ulaşmıştı. İşte öyle bir his oluşmuştu. Ama daha fazlası kelimelere sığmıyor. Diğer sarmalar bildiğiniz gibi güzeldi.

5. Deneyim Sonucu

00.30. Salona geldiğimde bu filmin de bitiş müziği başlamıştı. Gerçekten çok farklı bir süreçti. Bu deneyim yaşanılabilecek en güzel ilklerden olmuştu. Saatler süren serüvenin bir parçası olmak farklıydı. Kimi zaman yarın devam etsem dediğim kimi zaman da sarma mı yok kalsın dediğim anlardan sonra adeta zafer kazanmıştım. Sanki bir şey yapmış gibi içimdeki bir ses o bilmem kaç oktavlık tonuyla “Başarı vazgeçmeyenlerin.” diyordu.

O marketteki o küçük sarma paketinin fiyatının bu kadar fazla olmasını nedenini şimdi anlamıştım. Büyük çaba ve emek gerektiriyormuş. Bir o kadar da özveri isteyen bir yemekmiş. Zaten nereden güzel bir şey oluyorsa onda değil miydi, büyük emek…

Zeytinyağlı Yaprak Sarma” denildiğinde eskisinden daha çok “Vay be!” derim artık.

  • İşte böyle…
  • Tarifi bu şekilde deneyimledik. Umarım beğenirsiniz. Afiyet olsun.
Evde Hamur İşleri - Tarifler | Haldun Öztürk
Evde Hamur İşleri – Tarifler

Bugünlerde zamanımızı evde geçiriyoruz. Geçen her güne baktığımızda sürekli bir şeyler yapmak için planlar yapıyoruz. Sonrasında ise uygulamadığımızı gördükçe planlarımızın ciddiyeti daha da artıyor.

“Un, su, tuz, şeker, süt, yumurta, kakao, vanilya, kabartma tozu gibi uzayıp giden malzeme listesine bulaşmanın zamanı gelmişti.

Gelişim, değişime ayak uydurmakla mümkündü. Madem bu sıralar evdeydik. Bu durumu avantaja çevirmek için çalışmalar yapmalıydık. İlk günlerde kimi izlemek istediği dizileri, filmleri izledi kimi de okumak istediği kitapları okudu. Bu sırada birçok uğraş edinmeye çalıştık. Hatta yazılar yazdık, günlük tutmaya başladık. Rehberde aramadığımız arkadaşımız kalmadı. Bazılarıyla saatlerce günlerce konuştuk.

Günler ne yaptıysak hep eksikliğini hissettirdi. İçimizde daha fazla bir şeyler yapma isteği oluştu. Çünkü yapabilirdik bunu biliyorduk. Günlerin hızına yetişebilirdik. İşte öyle bir anda hamur işlerini öğrenmeye başlamam gerektiğini hissettim. Yapabilirdim!

İlk olarak fırın siparişi verdim. Ertesi günü geldiğinde ise bu süreçte kullanılacaklar için alışverişe gittim. Normalde hamur işleri için malzemeler satan reyonlara uğramayan ben iki saatimi vermiştim. Artık raflarda ne nerede biliyordum. Ne yapacağıma net olarak karar vermemiştim. Muhtemel olabilecek malzemelerden alıyordum. Tabi öncesinden kullanılacaklar listesi için birkaç video izlemiştim. Telefonumdaki listeden bakarak aldıklarıma bu da olabilir dediklerimi ekleyerek alışverişi tamamladım.

  • Şimdi sizlere bana bu süreçte yardımcı olan videolarla hamur işleri maceralarımdan bahsedeceğim.

1. Kek – Kabarma Garantili

“Bir devri kapatıyoruz…” diye başlayan aşağıdaki Arda’nın Mutfağı kanalındaki video oldukça ilgimi çekti. Evet, kek yapmalıydım. Mutfak tezgahının üstünde bulunan rafa yerleştirdiğim telefondan videoyu duraklatarak tarifi harfiyen uyguladım. Kaç dakika kaç saat geçti bilmiyorum. Keyif alarak yapmıştım ve fazlasıyla eğlenmiştim.

O yaptığınız şeyi fırının camından seyretmek bir başka heyecan veriyordu. Birazdan tepsiyi tutup çıkaracak, eserinizi dilimlere ayıracak, tadacak gibi düşüncelere dalıp gidiyordunuz. Sonuç muhteşemdi.

  • 4 yumurta, 1,5 su bardağı şeker, 1 bardak yağ, 1 bardak süt
  • 3 bardak un, 2 paket kabartma tozu (20 gr), 1 paket vanilya (5 gr)
  • 2 kaşık kakao, 3 kaşık süt
  • 180 derece, 40-50 dk

2. Ekmek – Gerçek Tarif

Ekmek..! Hamur işi denildiğinde akla ilk gelendi belki de ama sanki zordu. Nefis Yemek Tarifleri kanalındaki “Birebir Fırındakinin Aynısı” ifadesi ve görseli beni tarife çekmişti.

Fırından çıktığında gerçekten de o ekmek kokusu ve tadı vardı. Anlatıldığı gibi içi yumuşacık ve dışı çıtır çıtır olmuştu. Bu deneyim sonrası ekmeği bölüp yemeğin suyuna banmak için sabırsızlanıyordum.

3. Islak Kek – Bol Soslu

Sırada ne var diye düşünürken ıslak kek neden olmasın ki dedim. Happyfoodss kanalı karşıma çıktı. Saniyeleri izleyerek malzemeler lezzetlere dönüşüyordu. Üzerine sosu gezdirdikten sonra soğuması için beklemek büyük sabır işiydi. Hindistan cevizini serpiştirdiğim anı hatırladım da güzeldi. Sonuç olarak tam kıvamındaydı.

  • 4 yumurta, 1 bardak yağ, 1 bardak şeker, 1 bardak un, 1 bardak süt
  • 3 kaşık kakao, 1 paket kabartma tozu, 1 paket vanilya
  • 1 bardak süt, yaklaşık 1 bardak şeker, yarım bardak yağ, 2 kaşık kakao
  • 180 derece, 35 dk

4. Poğaça – Yumuşacık

Sabah kahvaltılarının ve çay sohbetlerinin vazgeçilmesini denemek istedim. Sokak aralarında gezinirken simit ya da poğaça aldığınız mutlaka bir anınız vardır. Yanında bir meyve suyu ya da çantanızdaki termostan çıkan sıcak bir çay ile muhteşem ikili olan bir tat akla geldi. O zaman yapalım. Bu maceraya Nefis Yemek Tarifleri kanalından bir video ile başladık.

Bu tarif ile artık iyice hamura alışıyordum. Nasıl kıvam verilir. Un, su ve tuz oranı nasıl olur öğreniliyordu. Kızarması sonrası tezgaha konur, ilk dokunuş ve “pamuk gibi” dediği gibiydi.

5. Börek – Peynirli Tepsi Böreği

İlk dört aşamada hamurla iyice boğuşmuş ve kendime kattığım güvenle artık en zorlarından birine başlamak üzereydim. Börek!

Bunun için birkaç video izledim. Yarım su bardağı tereyağı tarifimde kullanmadım. Sos için tek yumurta yerine üç yumurta ve yarım su bardağı maden suyu olarak değiştirdim. Böreğin içi için ıspanak ve peynir kullandım.

Kat kat olacak ve sos olan katlarda iç malzemesi olmayacaktı.


  • Bir hafta içinde edindiğim deneyimler işte böyleydi.
  • İşin uzmanları tarafından verilen tarifleri uyguladım. Oldukça lezzetli sonuçlar aldım. Sizlere de tavsiye ediyorum. Umarım beğenirsiniz. Afiyet olsun.
Kuşların Kavgası - Haldun Öztürk
Kuşların Kavgası

Delicesine Yazmak

Bazı zamanlar içinden öylesine ve delicesine yazmak gelir. Bu yazı işte öyle bir andan olacak. Ne yazacağını düşünmeden başlarsın. Klavyeden tuşlara her bastığında gelişir cümleler, paragraflar ya da ne ise artık o.

“Diyor ki!” bölümünde benden cümleler vardı. Benim söylemlerim. Şu an ne yazsam bu kategoriye girer diye düşündüm ve biraz sesli oldu sanırım. Olsun, hadi bakalım.

Her Salise

Öncelikle bugün Ankara’da güneşli bir hava var. Herkesin sevdiği pazar günü olduğundan olsa gerek şu saatler sokaklarda oynayan çocuk sesleri oldukça net olarak kulağıma kadar geliyor. Arada pencereden bakıp izlemiyor değilim. Koşturmalarını izlemek keyifli oluyor. Bahar hemen hemen geldi diyebilirim. İnsan, yeşil rengi özlüyor. Aslında olmayan her şeyi özlüyor. Şöyle kışın beyaz boğuyor yazın yeşil, olmayan ise düşüncelere güzel geliyor olmalı ki! Garip işte olduğu günü yaşadığı anı seven az. Aslında yaşanılan her salise paha biçilemeyecek şekilde keyif vermeli.

Gelelim konumuza sabah güvercinlerin kavgasıyla başladı. Güvercinler ah o güzelim güvercinler. Sabahın ilk ışıklarıydı. Sesler duyuluyordu. Tanıdıktı fakat değişik gelmişti. Derken mutfak kapısının camından baktığımda asabi güvercinler vardı. Bir grup güvercin nedensiz şekilde kavga ediyorlardı. Aslında tam bu da sayılmazdı. Yumurtalarından geçen hafta çıkmış iki yavruyu hedef alan grupla korumaya çalışanlar arasında geçen mücadeleyi konu alıyordu. Şiddetliydi. Biri araya girmeliydi diye düşündürüyor. Ve olayı anlamaya çalışıyordum. Derken kapıyı açtım. Bir iki cümle sonrası yavrular hariç kimse kalmadı. Arada bir gelip yokluyorlardı. Anlıyorlar geri dönüyorlardı. Çok garip. Yavrular da korkmuşlardı. Anlaşılan onlarda olanı anlamlandıramadılar.

Yaşam Döngüsü

Bir süre sonra kendi hallerine bıraktım. Bu sefer iki taraf az şiddette yine aynı tartışmaya devam ettiler gün boyu ve hatta hala sürüyor diyebilirim. En azından bu sefer şiddeti azdı. Doğal yaşam döngüsü demiştim. En son olarak yavrulara zarar gelirse siz buradan gidersiniz dediğimi hatırlıyorum. Netten biraz araştırdım durum normalmiş gibi çok video var ama anormal bir şeyler olduğu apaçık ortadaydı.

Yumurtalar varken sayısı 10 olan güvercinler garip nedenden dolayı bu duruma düşmeleri yabancılardan dolayı mıydı bilemiyordum. Bana göre hepsi birbirine benziyordu. O yüzden pek anlayamamıştım.

Gün boyu süre bu mücadele zararsız şekilde başarılı bir şekilde sonuçlandı sanırım. Kuşların kavgası sonrası şu an ise yavrular köşelerine çekilmiş büyümeye devam ediyorlar.

Uçan Yumurta

En çok sabahları kahvaltı yaparken onları izlemek güzel oluyor. Arada bir gelip bakıp gidiyorlar. Gökyüzünde uçan bir güvercinin balkonumda büyümesi insanı bir başka hissettiriyor. Çayımı yudumlarken gözlerle anlaşmak. Canlılarla iletişim kurmak. Doğayla iç içe olma ve doyasıya yaşama hissi veriyor. Zaten çok çabuk büyüyorlar. Gün geçtikçe bunu anlıyor ve hemen yavrular ayırt edilemez oluyor. Sonra bakıyorsun ki yumurta uçmuş. Bizlerde böyle değil miyiz?

Yıllar geçiyor, saatler arasından. Geçiyor fakat hissettirdiği o an anlaşılmıyor. Az önce günlüğüme denk geldim. Baktım şöyle bir göz gezdirdim. Yıllar sonrasına selamlar yazmışım bazı satırlarda. Hüzünlenmemek elde değil.

Son olarak diyorum ki “Kuşlar uçuyor, öyleyse yazalım.” 

Sev! Çünkü…

Bir pazar gününün daha sonuna geldik. Son cümleleri kuralım ve yazımızı sonlandıralım. “Hayat sevince güzel, çiçeği, böceği, doğayı ve daha nicesini…”